Şeyleri Belirsizlikte Bırakmak

Bir ev terk edildiği zaman, geri dönüş daima bir pişmanlığın kapısını zorluyor. Gittiğin için pişmanlık, gittiğin yerden memnun olamadığın için pişmanlık, dönmeyi düşündüğün için pişmanlık, döndüğün için pişmanlık, bir türlü ait olamadığın bu dünya için pişmanlık ve ne yapacağını bilemediğin için pişmanlık. Bir evi terk edip etmemek konusunda varılacak kararlar arasında pek de bir fark kalmıyor, her zaman o ev sırtında, kamburuna meydan okuyor. Belki de insanlığın yerleşik hayata geçmiş olduğu günden beri taşıdığı bir pişmanlık yüzyıllar geçse de dünyanın bir ucunda yine birinin yakasına yapışmasını iyi biliyor.

Farrel bir gemici. Onu diğer gemicilerden farklı kılan bir şey var mı? Hayır, yok. Koca okyanusun üzerinde o da en az diğer denizciler kadar önemsiz. İşte sinema tam da burada meydana geliyor. Aydınlanıyor, rüyadan arınıyor. Önemsizlik ve aitsizlik etrafında dönüp dolaşırken sinema onu buluyor. Öyle bir buluyor ki beni de onun hayatına ve aidiyetsizliğine ortak etmek zorunda bırakıyor.

Bu film üzerine bir şeyler yazma heyecanıma bir dost muhabbeti vesile oldu, o yüzden şu an boş bir sayfaya pek kıymet verdiğim bu film hakkında zihnimde biriktirmiş olduğum düşünceleri aktarıyor olma durumunu çok değerli buluyorum. Sinema üzerine düşlediğimiz planları ve o çok sevdiğimiz filmlerin bizlerdeki etkisini birbirimize bulaştırırken muhabbetin bir yerinde aklıma Lisandro Alonso’nun sineması ve özellikle şu anda bahsini ettiğim bu filmi, Liverpool geldi. Kendi zihnimde kendi kendime yaşadığım bu tevafuk benim için çok değerli oldu ve içimdeki bu sevginin derinliklerine ulaşmak istedim. Alonso’ya olan sevgimin kaynağını her düşündüğümde daima içten içe onun gibi filmler yapmak istediğim aklıma geliyor. Onun o gösterişsiz, kibirden son derece uzak sinema algısı, kadraja, kadraj içerisindeki imaja olan sadakati ve göstermek, anlatmak istediklerini hem direkt olarak doğadan hem de insan doğasının zayıf taraflarından, yani aslında filmlerindeki karakterlerine çaresiz gözükebilmeleri adına zorlayıcı yaşam koşulları üreten değil de olduğu haliyle bu sebepleri hayatın kendisinden alıyor oluşu ona karşı olan sevgimi temelde besleyen şeyler. Samimiyetsiz olana göz yumulmuyor ve muhatabı olan seyirciyi asla aptal yerine koymuyor. Önemsiz olana, sadeye, sadeliğe ve dünyadaki o pek değerli basit anlara kıymet vermenin hikmetini her filminde neredeyse ellerimle tutabiliyorum. “Özgürlük” (La Libertad, 2001) ismini verdiği filminde bir saat boyunca bir ormancının gündelik rutinini en saf haliyle izliyor oluşumuz benim açımdan bu duruma denk düşen en hoş örnek oluyor. Bu sebeple onun sinemasından bahsetmek ve bu sinemayı elimden geldiğince insanlara ulaştırabilmek benim sinemaya karşı taşıdığım pek nadide borçlardan yalnızca biri.

Filmin ana odağında bir gemici var, filme sebep olan konu ise esasen gemide hayatını geçiren Farrel’in evini ve annesini özlemiş olması. Bu özlem ona artık kıyaya vurması ve evine dönmesi gerektiğini hatırlatıyor. Burada beni en çok etkileyen kısım da aslında gemide görev yapan bu adamın evine dönmek için içerisinde bulunduğu geminin amirinden izin alması oluyor. Bu nüans aslında filmin taşıdığı o ait olamama halinin tezahürü niteliğinde. Bu dünyanın sınırları önceden çizilmiş, yaşayanlara eve dönüş için izin kağıdı gerekiyor. Bir diğer açıdan baktığımızda ise Farrel’in yalnızlığı belki de bu filmde (her Lisandro Alonso filminde olduğu gibi) söz konusu edilmesi en gereksiz ayrıntı bile olabilir. Çünkü Farrel’in ekranda seyirciyle olduğu her an, aslında o sabit görüntünün estetiği ile yalnızlığın en samimi anları görünür kılınıyor. Onun yalnızlığı bu film için bir mihenk taşı değil, işte bakın bu adam ne kadar yalnız denebilecek bir sahteliği ise hiç taşımıyor. O zaten yalnız ve kendi halinde bir aidiyetsizlikle filmde, ona ekstradan yapay bir yalnızlık biçmek ne filmin yönetmenine ne de film hakkında yazan herhangi birine düşmüyor.

Farrel’in eve dönüşündeki asıl amacı bırakıp gittiği, terk ettiği köyünde yaşayan annesinin hâla hayatta olup olmadığı. Bu soru filmin başından beri son derece sorumsuz görünen, zaman geçsin diye her şişenin dibini görüp sarhoşlukla hayatı tamama erdirme çabasında bulunan ve bir başınalığın getirmiş olduğu boşvermişlikle dünyadan umrunu kesmiş bu adam için fazlasıyla önemli. Fakat burada onu bekleyen bir olasılık veya karşılaşmayı daha önce hiç tasarlayamadığı bir şey beliriyor. Artık o bırakıp gittiği evin yeni bir üyesi daha var. Var olunmayan günlere ait var olan birisi. Anne artık geri dönen oğlunu hatırlayamayacak kadar ölüm döşeğinde ve fakat bu köy evinde, yeşil duvarlarla örülmüş, kırmızı perdeleriyle hayata tutunmaya çalışan bu evde bir kadın var. O tek odalı evin salonunda kendi kendine resimler çizen, geçmişiyle pek de bir bağı olamayan, belki de kim olduğu çok da önem arz etmeyen bir kadın. Bu nokta hem Farrel için hem de film için önemli bir kırılma noktası haline dönüşüyor. Onun için söz konusu bir değişim şimdi kapıyı zorluyor. İnsan henüz var olmadığı günlerin bedelini ödemeli mi sorusu biraz da burada devreye giriyor. İlk günahtan beri tüm insanlığın cezasını çektiği bu sancı Farrel için de farklı bir noktadan kendini gösteriyor. Tekrar gitmesi gerektiğinde her şey bir önceki gidişi gibi olabilecek mi? İnsan bir kere gittiği yerden bir daha nasıl gidebilir? Bu duyguya yakın tüm sorular film içerisinde sorgulanan her anı özenle cevapsız bırakıyor. Çünkü Farrel yine bir şekilde gidiyor. Fakat bu seferki gidişinde geride bıraktığı hisler eskisi gibi olamıyor. Artık gençliği ve vurdumduymazlığı yok, ardında kalacak yeni biri var. Giderken bu kadına bir anahtarlık bırakıyor. Bu durum birçok manaya çıkabilir ama bu derinlik, filmin izleyicisi için hayatın, ne yapacağını bilememek çaresizliğinin etrafında sağlamış olduğu insan boyunu aşan bir dalganın etkisine sebep olabiliyor ve Farrel öylece karlı bir yolda yavaş yavaş filmden uzaklaşıyor. Hikayenin bu kısmından sonra artık Farrel yok, öyle bir kurgu oluşturulmuş ki “ben gidiyorum” diyen filmin ana karakteri Farrel gidiyor ve izleyici Farrel’in yıllar sonra geldiği o köyde kalıveriyor. Bu nokta sanki bir filmin yalnızca o elle tutulamayan duyguların ötesine geçebildiğini ve yüzyıllardır perdede canlanan bir görüntü silsilesinden çok çok öte bir şey olduğunu izleyiciye yoğun bir şekilde hissettirebiliyor. Filmin muhatabı olmayı seçmiş herkes artık bu karla kaplı köyün ahalisine dönüşüyor. Sinemada mekan neymiş, nasıl kullanılırmış, var olduğu zamandan sinemaya ait zamana izleyici nasıl kendini kaptırırmış ve ekrandaki tüm bu imajlar nasıl da rüyaların ötesinde bir gerçeklik sunabilirmiş sorularına karşı film, izleyicisine tüm cevaplarını bir güzel yaşatıyor. Filmin bu aşamasından sonra izleyici ile beraber terk edemediği köyünde, kalmakla yükümlü olduğu evinde bir başına devam etmek zorunluluğunu sırtında taşıyan o kadın da var. Hayatının bu vaktine kadar birbirleriyle hiçbir bağı olmayan bu adam ve kadın için haliyle bundan sonrası pek de ferah düşünceler etrafında geçemeyecek. Çünkü bir bağ var artık aralarında, bir anahtarlık. Yönetmen Alonso’nun kendi deyimiyle “şeyleri belirsizlikte bırakmayı” seven bir sinema anlayışının olması da aslında bu filmdeki tüm sürecin ve nihai sonun bir çıktısı olabiliyor. Kadının artık yanında tutamadığı o insan yok ama onun ardında bıraktığı kelimeler ve şeyler var. Hangisi daha zorlu bir yaşam vadediyor bilemiyorum. O elde kalan Liverpool anahtarlığı mı çekip giden yaşanmışlıklar mı yoksa tüm bu şeylerin belirsizlikleri mi?

En nihayetinde bir dost meclisinde başlayıp beni böyle bir yazıya teşvik eden sürecin etrafında kendi içimde Lisandro Alonso’nun sinemasına dair daha geniş çaplı sohbetlerde bulunma fırsatına eriştim ve sanırım temeldeki düşünceme daha da sağlam adımlarla ulaşabildim. Burada ilgimi çeken şeyin aslında yapay bir minimalizm taşıyan veya basite indirgenen değil, bana saf bir sadelik sunan sinema olabildiğini fark ettim. Bu üslup, sinemaya ait atılabilecek adımlara heyecan duyabilmeme vesile oluyor. Burada biraz da Alonso’nun genel itibariyle sanata ve sinemaya karşı bakış açısının etkisi olmaması da kaçınılmaz. Çünkü dünyanın öbür ucundan filmleriyle bana ve benim gibi insanlara ulaşabilen bu adamın o içsel yolculuğunu beslemekten başka çaresi olmadığını hissedebiliyorum. Yapması gereken şeyin sinema olduğunu fark etmesi ise benim açımdan çok büyük bir mutluluk. Tüm bu düşüncelerin ardından bu yazıyı kendi sinema algımla da fazlasıyla uyuşan, günler boyunca üzerine düşünüp bu film hakkında bana yazmam gerektiğini hatırlatan, sinemadan başka çaresi olmayan ama sanata ve sanatla beraber kendisine karşı olan samimiyetini de her şeyin üzerinde tutan Lisandro Alonso’nun bir cümlesi ile bitireceğim: “Yarın film yapımcılığını bırakmak zorunda kalırsam, bırakırım. Evimi yeni bir film projesi için satmam. Geri dönüp ailemin çiftliğinde çalışmak zorunda kalırsam, çalışırım. Bununla ilgili bir sorunum yok. Ama şurası kesin ki çok ağlarım.”

Enes Serenli


Posted

in

by

Tags:

Comments

Yorum bırakın