Yakın zamanda şiddetli bir savaşa giriştim, merhametsiz bir düşmanla: zaman. hem de insanların yaptıklarına alışılagelmiş bir zaman mefhumu gibi hükmedebilecek hiçbir şeye boyun eğmeyi istemediği için hayatında kol saati bile takmamış olan ben yaptım bunu! İçinde bulunduğum kötü vaziyeti bir düşünün: Arkadin’in, İspanya’da çektiğim o maceracının hayatının Venedik Film Festivali’nde gösterilmesini istiyordum (seçimdeki İspanyol komitesi filmin o ülkeyi temsil edeceğine çoktan karar vermişti), bunun için filmin 2 Eylül’den önce hazır olması gerekiyordu. Ancak beklenebileceği üzere, uluslararası bürokrasi filmin son teslim tarihine yetişmesini imkansız hâle getirdi.

Zaman kavramının yarattığı zorlukları kabul edebilirim, bu düelloda savaşmaya fazlasıyla istekliyim. Ama başka bir mücadele daha var: sinemanın kendisini zincirlenmiş bulduğu binbir formaliteye karşı gösterdiği faydasız ve sinsi mücadele.
Arkadin’in görüntü kopyalarını bir Fransız laboratuvarında işliyordum. İspanya’dan gelmiş, yalnızca 18 metre uzunluğunda bir şerit olmasına rağmen filmin her bir karesi için özel ruhsatım olması gerektiğini hayal edebiliyor musunuz? Filmin, her şeridin başını ve sonunu manyetik bantla damgalayarak kendi zamanlarını (hem de bizimkini) harcayan gümrük görevlilerinin ellerinden geçmesi gerekiyordu. Bu işlem iki günü buluyordu, film bu sırada o zamanki sıcak havanın etkisiyle zarar görme tehlikesi altındaydı.
Aynı zorluklar iş izinlerini almamız gerektiğinde de ortaya çıkıyordu. Uluslararası bir film ekibiydik: Fransız kameramanım, İtalyan kurgucum, İngiliz ses teknisyenim, İrlandalı bir senarist kız ve İspanyol asistanım vardı. Herhangi bir yere seyahat etmemiz gerektiğinde, hepsi çalışma izni almak için mantıksız derecede fazla zaman harcıyordu ve bu böyle sürüp gidiyordu…
Benzer engeller, örneğin Fransız bir kameramanı İspanya’ya götürmemiz gerektiğinde baş gösterdi.
Çoğu zaman bu gereksiz zorluklar hakkında onlarla orta yolu bulmak için yetkili kişilerle konuşmaya çalıştım. Ama hepsi boşunaydı. Darkest Afrika’nın* derinliklerinden bir kabile şefini ikna edebilirsiniz, ancak resmiyet ne Descartes’ın mantığına ne de Demosthenes’ın hitabetine kulak verecektir. Anonimlik resmiyetin bayrağı, inatçılık en büyük gururudur.
Sansür de bir diğer beladır. Beni yalnızca söyleyeceklerimi söylemekten alıkoymaz, aynı zamanda gerekli fonların bir araya getirilmesini de engeller. Sponsorlar sansüre takılma korkusuyla benden kaçıyorlar. Bu konuda da işlerin bu hâle gelmesinden sorumlu kişilerle uzlaşmaya çalışmak tabii ki imkansızdır. Ben hiçbir sansürle karşılaşmadım. O da tamamen anonim bir güçtür. İnsanların kalplerinin derinliklerinde pusuya yatmış korku ve aptallığı simgeler. Kimse hiçbir zaman bizi tam olarak neyden alıkoyduğunu bilemez, çünkü ayrıcalıkları ve ruh hâlleri ülkeye ve mevsime göre değişir.
Şimdi öyleyse esas soruna geleyim: sinemanın şu anda maruz kaldığı dünya çapındaki krizin nedenine. Bu kriz ekonomik bir kriz değil. Her yıl yaklaşık on beş bin kişi sinemaya gidiyor ve Asya gibi koca kıtalar yedinci sanata yöneliyor. Bu kriz daha çok üretim sahasındaki bir kriz. Hem doğasında hem de pazarın içinde, sinema evrensel bir sanat dalı. Ama film endüstrisi dünya pazarı aramıyor. Yapımcılar size bunu yapmalarına engel olanın kapalı dağıtım zincirleri olduğunu söyleyeceklerdir. Bunun doğru olmadığı ortada. Eğer seyirci evrensel bir sinema talep ediyorsa, dağıtımcılar, sevseler de sevmeseler de, onlara bunu sağlamak zorunda kalacaktır.
Asıl suçlular yapımcılar. Milli veya bölgesel bir pazardan gelecek kısıtlı ama kesin görünen kârı, başlangıçta ek masraflar getirebilecek dünya pazarının sonsuz derecede geniş imkanlarına tercih ediyorlar.
Yine de sinemayı kurtarmanın ve kalitesini arttırmanın tek yolunun bu olduğundan eminim. Ancak, biri bunun hakkında ciddi biçimde düşünmeye başlamadan önce güvenceye alınması gereken bazı şeyler var:
1) Milli sansürün kaldırılması ve Birleşmiş Milletler tarafından uluslararası bir sinema kanununun benimsenmesi,
2) Dünyanın tüm ülkelerindeki sinemacılar için iletişim özgürlüğü ve kontrole tabi tutulmadan çalışma hakkı.
Bu reformlar uygulanana kadar, bu cüceler evreninde bir devin mücadelesini vermeye devam edeceğim.
Orson Welles
Çeviri: Duru Aygüven
*Darkest Afrika: 1936 yılı yapımı tek sezonluk bir TV dizisi.

Yorum bırakın