
Bağımsız Film Ödülü kuruluşu, yeni nesil film yapımcılarının Amerikan Sinemasına başlamalarına vesile oluyor. Bunun zamanı ise çoktan geldi de geçiyordu. Holywood bütünlüğünün küçük çaplı film şirketleri tarafından bölüneceğini zaten öngörüyorduk. Fakat umutlarımızın yalnızca hüsnükuruntu olduğu ortaya çıktı. Yakında pek çok bağımsız şirketin kendi içlerinde minik Holywood’lara dönüşmesi kaçınılmazdır.
Dramatik niteliklere sahip film türünde barınmaya devam eden tek bağımsız sanatçı Orson Welles, Touch of Evil’de mükerrer olarak alaşağı edildi. Özgürce yapılmış olan tek yapıt deneysel bir filmdi. Fakat sonrasında bu durum fazlasıyla verimsiz bir hal aldı ve tek bir biçimde sıkışıp kaldı. Film denemeleri ”deneysel film yapımı” lafının içine doğru yozlaştı.
Deneysel film yapımcıları ve Orson Welles gibi bazı sanatçılar özgür sinema ruhunu hala Amerika’nın içinde tutmaya devam ediyor. Bu insanları başarılarından ziyade umutla izledikleri yolda ilerlemelerinden dolayı methediyoruz. Lakin dramatik film düzeninin boğuculuğunu yıkmak için sinemanın deneysel film yapımcılarından daha geniş bir alanda aksiyon alması gerekiyor. Bu eylemlerin yakın zamanda baş göstereceğine inanıyoruz.
Bu kalkınma hareketleri baş göstermeye başladı. John Cassavetes’ten Gölgeler (Shadows), Morris Engel’den Düğünler ve Bebekler (Weddings and Babies), Alfred Leslie ve Robert Frank’ten Beat Generation, Edouard Laurot’tan Sunday Junction, Jerome Hill’den Kumdan Kale (The Sand Castle) gibi örneklendirebileceğimiz bazısı tamamlanamış bazısı birkaç ay içinde tamamlanacak olan birkaç dramatik film açıkça Amerikan sinemasındaki yeni ruhu temsil ediyor. Bu ruh, Fransız sinemasına yeni başlayan Claude Chabrol, Alexandre Astruc, Francois Truffaut, Roger Vadim ve Georges Franju gibi isimlerde sıkça görülen özgür Sinema anlayışı odaklı genç İngiliz film yapımcılarına yön veren ruhtur. Genç Polonya sinemasının değişen yüzüdür bu ruh. Genel itibariyle bütün bu örnekler, resmi sinema ve resmi sinemanın tematik biçimsel katılığına dair güvensizlik ve tiksinme hissiyatı taşır. Neorealistlerin materyalizme olan bağlılıklarının aksine öncelikli olarak kendi nesillerinin duygusal ve entelektüel koşullarına bağlıdır.
Genellikle kendilerini yaratıcılıktan ve resmi sinemanın spontane doğasından alı koyan fazla profesyonelleşme ve fazla tekniksellikten arındırmak ister. Bu arındırmada ise kendilerini disiplinden ziyade önsezi ve doğaçlama ile yol bulurlar. (Savaş sonrası neorealizmin ortaya çıkışının sinematografiyi stüdyo ışıklarından, böylelikle de yaklaşan görsel gerçeklikten özgürleştirmesinden ötürü yeni nesil film yapımcıları tekrardan yönelimlerini, oyunculuklarını ve setlerini ölü ve yalnızca ticari temeller üzerine kurulmuş setlerden arındırması ile beraber kendi deneyim ve hayallerinin gerçekliği peşinden yürümüşlerdir.)
Elbette ki uzmanların aradığı şey bu değil. Film yapımcıları bu durum için sıkça eleştirilecek hatta belki de sinemaya ihanet etmekle suçlanacaklar. Lakin bu film yapımcıları, karşılarında bütün çıplaklığıyla duran gerçekliğe ihtişamlı bir pahalılığa sahip “uzmanlardan” daha yakındır. Cocteau’nun da zamanında dediği gibi iyi filmlerin yalnızca 35mm’de çekilebildiği inancı, tıpkı deneysel film yapımcılarının sadece 16mm’de özgürce film çekebilecekleri inancı kadar yanlıştır. John Cassavetes’in Gölgeler eseri, nitelikli bir filmin yalnızca 15.000 $’la da çekilebileceğini kanıtlar. Ve film ne hayata ne de sinemaya ihanet etmiş olur. Peki bu neyi ispatlar? Bu, şu an ve tek başımıza da film yapabileceğimizi ispatlar. Holywood ve kendi “bağımsız” minyatür Holywood’larımız, hiçbir zaman bizim filmlerimizi yapamayacaklar. 15.000 $’lık bir film, finansal olarak alt edilemezdir. Televizyon, onu öldüremez. İzleyicilerin kayıtsızlığı, onu öldüremez. Tiyatral distribütörler, onu öldüremez. O özgürdür.
Öyleyse, filmimize güncel bir nitelik kazandırmamızın vaktidir. Holywood filmleri (tüm dünyadaki Holywood’lardan bahsediyoruz), bize efsunkar fakat ölü ulaşır. Bahsi geçen bu filmler; özgünce, tutkuyla ve hayal gücüyle değil, para, kameralar ve bir miktar film yapıştırıcılarından oluşur. Eğer ki Cassavetes’in dediği gibi yapıştırıcıları ve yatırımcıları içimizden söküp atmak ve filmlerimizi 16 mm’de çekmek bizi özgürleştirecekse, bırakın yapalım o zaman. Özgür Amerikan sinemasına dair umutlarımız, tamamen yeni nesil film yapımcılarının elinde. Bu donuk sinema zeminini kırmanın tek yolu, resmi sinema sezilerini tamamen yıkmaktan geçiyor.
Jonas Mekas
Çeviri: Azra Deniz Yüksel

Yorum bırakın