Goodbye, Dragon Inn

James Lewis Hoberman

Şair ve eleştirmen Parker Tyler bir keresinde sinemayı “ortalama bir işçinin psikanalitik kliniği” olarak tanımlamıştı. 

Tsai Ming-liang’ın Goodbye, Dragon Inn filmi, Taipei’nin kalbinde yer alan ve çoktan yıkılmış betonarme bir yapı olan Fu-Ho tiyatrosunun iç dünyasını inceleyerek böyle bir kliniği mercek altına alıyor. Tsai, filminde bu sembolik sinemanın hafızasını incelemekte, sinemanın kendisini merkezi bir karakter gibi ele almaktadır. Aynı zamanda Tsai, insanların bir film izlemek için içine girdiğinde sinema alanının zamanın durduğu ve askıya alındığı özelliğini vurgular.

Jack Smith’in Flaming Creatures’ı nasıl çeşitli ölümsüz film arketiplerinin yer aldığı perili bir film stüdyosunda geçiyorsa, Fu-Ho da benzer şekilde hayaletlerle doludur. Bu eski ve harap tapınak, son atraksiyonunu bir avuç hayranına açıyor: eski bir wuxhia filmi, yani Kral Hu’nun 1966 yapımı Dragon Gate Inn’i. Goodbye, Dragon Inn Tayvan’daki popüler sinema tarihini parantezler arasına alıyor. Dragon Gate Inn, Hu’nun Hong Kong merkezli Shaw Brothers ile yollarını ayırıp Tayvan’a yerleştikten sonra çektiği ilk filmdi. Bugüne kadar yapılmış en etkili dövüş sanatları filmlerinden biri olarak kabul edilen bu film, kılıçla dövüşen kadınlar ve kötü haremağaları gibi bir dizi yeni öğeyi türe kazandırmış ve Tayvan’ın popüler sinemasını uluslararası haritada tanıtmıştır. “Goodbye”, o popüler sinemayı, çektiği izleyicilerle birlikte tarihin derinliklerine gönderirken, giderek daha da köhneyen sinema aygıtını da çağrıştırıyor.

Bir anlamda film için, Hu’nun olağanüstü hareketli filminin Tsai’nin programlı durağan filminin içine yerleştiğini, bir çift filmin birbiriyle olan muazzam ahenginden oluştuğunu söyleyebiliriz. Filmin aksiyon kısmı tamamen Fu-Ho sinemasıyla sınırlıdır ve Hu’nun klasiği film boyunca devam eder -bazen sadece yansıyan ışık, kulak misafiri olunan müzik ya da projektörün vızıltısı olarak . Zaman zaman, büyük ekran (ekran içinde) kasvetli Fu-Ho sığınağında görkemli bir derin uzay uçurumu açılır.  Bu uçurumlar daha sık olarak, ekran perdelerin arkasından ya da keskin açılarla görülür. Bununla birlikte, Dragon Gate Inn her zaman Goodbye’ı derinlemesine düşünmesi için çeşitli gölgelemeler sağlar; bazı çekimlerde, sahnedeki film yalnızca boş koltukların üzerinde değişen ışık desenleri olarak görüntülenir. Bu arada, bu gölgelemeler Tsai’nin kendine özgü muson yağmuruyla, tiyatronun çatısından sızan suyun yarattığı ahenkli pıtırtılarını duymaya olanak tanır.

Film, zaman zaman gülücüklerle, yoğun bir yalnızlıkla, özlem ve tatmin edilmemiş arzu duygusuyla karakterize edilir. Bunu izleyiciler arasında yer alan büyük babasıyla filme giden küçük bir çocuk ve filmi izlemekle büyük ölçüde boş olan salonda gezinmek arasında gidip gelen yalnız bir Japon turistte gözlemleme imkanı buluruz. Tsai’nin karakterleri arasında bir de gişede bilet satan ve gösteriden sonra temizlik yapan topal genç bir kadın da var; bu kadın bir bakıma Fu-Ho sinemasının, Notre Dame’ın Kamburu’nun ya da Operadaki Hayalet’in ruhu.

Film, kadın eve gittiğinde biter. Biletini sattığı filmlerdeki gibi; uzun çekimde eski bir pop müziğinin tınıları eşliğinde uzaklara dalan biletçiyi görürüz: “Geçmişin büyük bir kısmı kalbimde / yarısı acı / yarısı tatlı / yıllar geçse de bırakamıyorum.”

Tsai’nin uzun, durağan çekimlerinde temel Lumière olmakla birlikte, anlatısı sessiz sinemanın kayıp dünyasını çağrıştırır. Mesela bir izleyicinin düşen ayakkabısını geri alma çabasından ortaya uzun bir sahne çıkar. Veya erkekler tuvaletindeki sözsüz  sahne, her biri doğru zamanlamanın şaheseridir. Filmin aksiyonu basit eylemlerin bir dansıdır. Biletçi, buharda pişmiş çöreğini yer ve sonra  şıngırdayan bacak destekleriyle gişeden çıkarak, sonsuz bir koridordan geçip dar merdivenlerden yukarıya, yemeğinin bir kısmını hayranlığının gizemli nesnesi olan görünmeyen makiniste adak olarak bırakır ve yeniden gişeye doğru zorlu bir yolculuk yapar.

Film içinde ilk diyalog filmin ortalarında geçer: Biri “bu sinemanın perili olduğunu biliyor musun?” diye Japon turiste sorar. Gerçekten de öyledir sinema perilidir. Kötü ruhlar gürültüyle ayçiçeği çekirdeklerini kemirmektedir. Bir çift ayak aniden turistin omzunun üzerinde belirir. Işıklar titrer, kapılar gıcırdar, Dragon Inn’in iki oyuncusu Miao Tien ve Shih Chun seyircilerin arasında ekrandaki genç, hayalet benliklerini izler: “Artık kimse sinemaya gitmiyor. Kimse bizi hatırlamıyor. “Tsai’nin gayesi, nostaljiden ziyade kozmik bir ritüel duygusuyla” ya da “sinematik tekinsizlik” denebilecek bir şeyle ilintili. Bu anlamda Goodbye, Dragon Inn’e, Pat O’Neill’ın The Decay of Fiction filminin (2002) ya da Olivier Assayas’ın Irma Vep’inin (1996) minimalist bir versiyonu denilebilir.

Goodbye, Dragon Inn’in metafizik bir yönü de var: Hayaletler perdede mi yoksa seyircilerin içinde mi; sinema ruhani mi yoksa maddi mi; makinist gerçekten var mı? Şaka yapar gibi, Dragon Gate Inn’i geri saran kabindeki adamın, Tsai’nin aksiyomatik kahramanı ve alter egosu Lee Kang-sheng olduğu ortaya çıkar. Sonuçta o filmin ana karakteridir ve bütün bu hikaye ona aittir.

Çeviri: Sehrayyə Piriyeva 


Posted

in

by

Comments

Yorum bırakın