Berlin Köşesi (01)

Small Things Like These (Tim Mielants)

Berlin Film Festivali bu yıl karanlık bir filmle açıldı. Yönetmen Tim Mielants’ın “Small Things Like These” adlı filmi bizi 1980’lerin İrlanda kırsalına götürüyor. Cillian Murphy’nin canlandırdığı Bill Furlong orada kömür tüccarı olarak çalışmakta ve geniş ailesinin geçimini sağlamaya çabalamaktadır. Atmosfer çoraktır; Bill her akşam kömür karası elleriyle eve döner ve bu kasvetli manzarada ailesine makul ölçüde iyi bir yaşam sağlamak için mücadele eder. Aile, filmin merkezinde yer alsa da, asıl odak noktası “düşmüş kadınlar” olarak anılan kadınlardır. Bu terim, İrlanda’da ahlaki olarak kınanan evlenmemiş hamile kadınlar için kullanılır. Bu kadınlar, Magdalene çamaşırhaneleri olarak adlandırılan yerlere kapatılır ve çocukları evlatlık verilir. Bill de bu çamaşırhanelere kömür tedarik ettiğinden, bu kadınlarla temas kurar ve onların kaderinden derinden etkilenir. Filmin gücü, Cillian Murphy’nin olağanüstü performansında ve kurguyla kusursuz bir şekilde birleşen iki zaman seviyesinde yatıyor. Bill’in çocukluğundan geriye dönüşlerde, kadınların o zamanki durumunun da en az bugünkü kadar korkunç olduğu anlaşılıyor. Şimdiki zaman, Bill’in bugün gördüğü olayların ve insanların geçmişten gelen hayaletler gibi göründüğü bir folyo görevi görüyor. Şimdiki zaman geçmişten daha iyi değildir ve Bill’in yapabileceği tek şey “Small Things Like These”, küçük merhamet jestleri aracılığıyla onu biraz daha katlanılabilir kılmaktır.

All the Long Nights (Sho Miyake)

Sho Miyake imzalı “All the Long Nights” neredeyse meditatif bir deneyim ya da sakinleştirici gibi hissettiren bir film. Bu duygu, her biri farklı hastalıklarla mücadele eden ve birbirlerine kendi bireysel yöntemleriyle destek olmak isteyen iki ana karakter, Fujisawa ve Yamazoe tarafından pekiştiriliyor. Fujisawa, adet öncesi gerginlik sendromundan muzdaripken, Yamazoe panik atak ile mücadele ediyor. Her ikisi de hastalıkları nedeniyle işlerini kaybetmişlerdir. Küçük planetaryumlar üreten bir şirkette yeni bir iş bulduklarında, ruhsal durumlarını anlamaya ve birbirlerine yardım etmeye çalıştıkları yavaş bir yakınlaşma süreci başlar. Sinematografik olarak bu süreç, özellikle bir Japon şehrinin gece atmosferini yakalayan ve dinlendirici, sentetik bir film müziğiyle güzel bir şekilde çekilmiş analog çekimlerle destekleniyor. Ancak filmin neredeyse iki saatlik süresi, özellikle de yer yer çok yavaş hissettiren ikinci yarısında çok uzun olduğunu kanıtlıyor. İki ana karakter birbirlerini daha iyi tanıdıktan ve sağlık sorunlarını anladıktan sonra, olay örgüsü ivme kaybetmeye ve durgunlaşmaya başlıyor.

My Favorite Cake (Maryam Moghaddam, Behtash Sanaeeha)

İranlı yönetmenler Maryam Moghaddam ve Behtash Sanaeeha’nın filmi “My Favourite Cake“, Tahran’da yaşayan ve kocasının ölümünden sonra onlarca yıllık yalnızlığına rağmen hâlâ gerçek aşkı arayan yaşlı bir kadının hassas bir portresini sunuyor. Mahin’in günlük hayatı, arkadaşlarıyla kahve içip dedikodu yapmak, kocaları hakkında konuşmak, bahçesiyle ilgilenmek ve kek pişirmekten ibarettir; her gün kaderin bir cilvesini, aniden doğru adamı bulmayı ve ona kekinden bir parça ikram etmeyi ummaktadır. Mizahi anlarla dolu film, Mahin’in umutsuz eş arayışını takip ediyor. Beklenmedik bir tesadüf sonucu, biraz “stalker” bir yaklaşımla yeni biriyle tanışmayı başarıyor. Yaşlılıkta yalnızlıklarından kurtulmaya çalışan iki insanın karşılaşması dokunaklı bir hal alıyor.. Karakterler yaşlarının izlerini taşıyor ve İran devriminin öncesini ve sonrasını hatırlıyorlarlar, bu da bazı noktalarda bu geçmiş döneme duyulan nostaljiyi ortaya çıkarıyor ve filmi ahlak polisiyle günümüz İran’ının nazik bir eleştirisine dönüştürüyor. Film, başlangıçta tahmin edilebilir bir hikayeye sahip gibi görünse de, sonradan trajik bir dönüşle beklenmedik bir şekilde ortaya çıkan bir dönüşle, derin bir duygusal boyut kazanıyor.

Matthias Kyska


Posted

in

by

Comments

Yorum bırakın