Berlin Köşesi (03)

A Different Man (Aaron Schimberg)

Aaron Schimberg’in “A Different Man ” filmi, ciddi bir hastalık nedeniyle yüzü tamamen deforme olmuş bir aktör olan Edward Lemuel’in etrafında dönüyor. Biçimsiz görünümüne rağmen normal bir hayat sürmeye çalışan Edward, apartmanına yeni taşınan çekici komşusu Ingrid ile alışılmadık bir dostluk kurar. Edward’ın görünüşünden etkilenmeyen Ingrid, bir oyun planlamaktadır ve Edward’a bu oyunda rol alabileceğini önerir. Bu arada, Edward’ın hastalığı onu sürekli tıbbi bakım altında tutar ve bir gün doktorlar yeni bir deneysel tedavi ile yüzünü tamamen iyileştirmeyi teklif ederler.

Başarılı tedavinin ardından Edward, yeni bir isim altında yepyeni bir hayata başlar ve önceki tüm bağlantılarını koparır. Ancak artık eski görünümünden arınmış olan Edward, yeni bir isimle Ingrid’in aslında çirkin Edward için bir oyun yazdığını öğrendiğinde, absürt bir şekilde çirkinlik maskesini takarak bir anda kaçmak istediği eski kimliğine bürünmeye çalışır. Film, kimlik, özgünlük ve oyunculuk üzerine zekice bir çalışmaya dönüşür. Bu noktadan yola çıkarak film, insanların genellikle ideal bir imaja sahip oldukları ve bu imaja ulaşır ulaşmaz özgünlüklerini kaybettikleri ikilemini irdeliyor. Ego ve ideal ego arasındaki bu dinamik ve bunun kişiler arası ilişkiler üzerindeki etkisi, filmi etkileyici kılıyor ve tahmin edilemeyen sayısız dönemeci beraberinde getiriyor.

La Cocina (Alonso Ruizpalacios)

Alonso Ruizpalacios’un “La Cocina” filminde, New York’un Times Meydanı’ndaki büyük bir restoranın mutfağı sadece filmin olay örgüsünün mekânı olmakla kalmıyor, aynı zamanda Amerikan Rüyası’nın tarihini ve ABD’deki mevcut siyasi durumu da temsil eden bir yer haline geliyor. Filmin merkezinde iki ana karakter yer alıyor: Meksika’dan yeni gelen ve tek kelime İngilizce bilmeyen Estela ile ABD’deki yaşama çoktan alışmış ve Estela’ya restoranda bir iş bulmuş olan Pedro. Siyah beyaz çekilen filmin etkileyici sinematografisi, restoranı New York’un koşuşturmacasından uzakta, kendine ait kocaman bir dünya olarak resmetmeyi başarıyor. Aşırı yakın çekimler, tek tek çalışanlara ve onların mutfaktaki kesin çizgilerle ayrılmış çalışma alanlarına sinematografik bir alan açıyor.

Filmin başında Henry David Thoreau’dan yapılan bir alıntı, mutfağın dışarıdaki kapitalist dünyayı ayakta tutan ve sürekli çalışan bir lokomotif olarak da anlaşılabileceğini öne sürüyor. Film ilerledikçe, odak noktası çözülemeyen bir hırsızlığa ve Pablo’nun Amerikan vatandaşı bir çalışanla yaşadığı aşk ilişkisine doğru evriliyor. Mutfaktaki tüm karakterler ve olaylar, sınıf mücadelesi, göçmenler arasındaki ırkçılık ve Meksika’nın sömürgeleştirilmesi gibi mutfağın ötesine geçen şeylerin sembolleri olarak da çeşitli düzeylerde okunabilir durumda. Bu da “La Cocina “yı çok katmanlı bir eser haline getiriyor. En etkileyici sahnelerden birinde, işçi sınıfının tüm sefaleti, kısa süreliğine sular altında kalan mutfakta gösteriliyor.

The Fable (Raam Reddy)

Filmin adı olan “The Fable”, 1989 yılında Hindistan Himalayaları’nda geçen gerçekçi bir film değil, doğaüstü ve gerçek unsurları incelikle harmanlayan kurgusal bir “fabl”, yani “didaktik bir oyun” olduğu için kelimenin tam anlamıyla okunması gereken bir filmdir. Filmin kahramanı Dev ve ailesi üst sınıfa mensuptur ve eskiden İngiliz sömürge yöneticilerine ait olan büyük bir evin yanı sıra çok sayıda işçinin çalıştığı birçok meyve bahçesine sahiptir. Film, meyve bahçelerini çevreleyen sosyal sınıflar ve Dev arasında var olan çeşitli karmaşık ilişkileri gösteriyor. Ancak filmin temposu ilk yarıda çok yavaş ve yabancı izleyicilerin, özellikle Hint sosyal dünyasını ve çatışmalarını anlaması çok zor. Meyve bahçeleri aniden alev aldığında ve Dev kundaklamadan şüphelendiğinde, film, izleyicilerde çözüme dair merak uyandırmayı başaramıyor. Sadece finali görsel olarak etkileyici ve doğaüstü bir sürpriz filmin zayıflıklarını biraz olsun telafi edebiliyor.

Matthias Kyska


Posted

in

by

Comments

Yorum bırakın