Chantal Akerman ile Röportaj

Sevgili Chantal,

İşte konuşmamızın yarı düzenlenmiş versiyonunun bir nüshası… İçinde oldukça ilginç şeyler olduğu ortaya çıktı… Görebildiğim kadarıyla… Ve bazı insanların bana söylediklerine dayanarak. Bu, tabii ki alelade bir röportaj değil. Geçtiğimiz gün Christine Crevling’le konuştum… Seninle yaptığı röportajla iyi gidebileceğini söylüyor… farklı oldukları içinmiş. Yeni yayınları “Camera Obscura”’nın bir kopyasını gördüm. Röportaj için sadece özet bir giriş yazdım -bu yazı okuyucusuyla buluşursa muhtemelen daha sonra değiştireceğim veya çıkaracağım bir şey. Ayrıca bazı yerlerde İngilizceni açık olması adına düzenledim. Umarım tüm bunlar onayına tabidir: Eğer değiştirilmesini, eklenmesini, ya da çıkarılmasını istediğin bir şey olursa- mektup göndermen yeterli. 

Sonradan düşündüm, sana bu soruyu sormayı çok isterdim (eğer yanıtlamak istersen- bana yazılı cevabını iletebilirsin): Dielman karakteriyle- tüm bastırılmışlığıyla…  Dielman’ın coşkusunun sindirilmesiyle nasıl ilişkileniyorsun?; Bu gerçekle ilişkili, bana göre, filmin coşkusu- “varoluşu”… bu iki ambiyansın, atmosferin… çatışması, iç içe geçmesi, birleşmesi?.. Bu cevabın bir kısmı hali hazırda röportajda mevcut.. Eğer bana bunun hakkında yazmak için vaktin olmazsa… Sorun değil… Sohbetimizi olabildiğince düzenlemeye çalıştım şimdiye kadar… Bu bilgi bir şekilde ortaya çıkacak. “Anlatı” ve “görsel deneyimi” birleştirdiğin kısımda. Kendi kısımlarıma bahsettiklerimizin okuyucuya daha iyi geçmesi adına Dielman’ın alışkanlıkları hakkında birkaç satır ekledim.

Birlikte geçirdiğimiz zamandan birkaç fotoğraf ekliyorum… çok kaliteli değiller… Ama senin hayat doluluğun fotoğraflara göz gezdiren herkese geçiyor gibi, ben de katılıyorum.

Sana kişisel olarak söylemek istedim; bence olağanüstüsün, cana yakın. “Varlığın” ve kendin oluşun… aynı zamanda işlerin (filmlerin) bana ilham oldu… Seni tekrar görmek isterim. Canlı olduğunu, ürettiğini görmek çok güzel!.. Belki bir gün tekrar buluşuruz?… İçtenlikle bunu umuyorum… Eğer buraya tekrar gelecek olursan lütfen beni ara… Ve eğer ben Avrupa’ya gelecek kadar şanslı olursam seni ziyaret etmek isterim… Ayrıca, burası hakkında bilmek istediğin ya da buradan istediğin bir şey olursa sadece bana yaz ve ben sana istediğini temin edeyim… Şimdilik, benden sana birkaç şiir, sana hediyelerim… Bu benim sana şunu söyleme biçimim -fevkaladesin!.. 

Ve kendin “olduğun” için teşekkür ederim! 

İçten dileklerimle,

Wade.

Not: Sana göndermek zorunda olduğum bu karman çorman nüsha için üzgünüm. Kendi filmim üzerine çalışıyorum şu anda, zamanım kısıtlı.

Bu röportaj Akerman’ın üç saatlik uzun metraj filmi “Jeanne Dielman…”ın P.F. Archive’daki gösteriminden sonraki günün sabahı gerçekleştirilmiştir. Film 35mm, renkli. Başrol oyuncusu ise Delphine Seyrig. Film, Dielman’ın günlük hayatından üç günü konu alır. Dielman ergen bir oğlu olan boşanmış bir annedir. Aynı zamanda gün aşırı bir seks işçisidir; kendi evinden çalışır. Olay örgüsü Dielman’ın alışkanlıklarla örülmüş günlük hayatından oluşmaktadır (yemek, temizlik, seks işçiliği vs.). Çekimin son gününde (ayrıca filmin son bir saatinin son kısmı) Dielman, sonunda bir makas yardımıyla usulca katlettiği müşterilerinden biriyle görülmektedir. Bu adına “olay” dediğimiz de hayatında yaptığı her şey gibi şaşaasızdır. Bu adamı öldürme nedenine verecek klasik bir cevabı yoktur, baskılanmış ve “fahişeleşmiş” benliğinin insanı kontrol altındaki sınırlarının ötesine itmeye yetecek olması dışında. Filmin gösteriminde Akerman, Dielman’ın cinayeti hızlandıran bir orgazm yaşamış olmasının mümkün olduğunu belirtti. Film (bir kademede) oldukça yoğun, yavaş tempolu süper-gerçekçi ve “varolan”; günlük örüntüsünü stabil tutmak için içinde barındırdığı tüm yaşamı ve varlığı bastırıyor gibi görünen bir karakterin (Jeanne Dielman) kullanımıyla birleştirilmiştir.

Wade Novy: Anladığım kadarıyla film çekmeye 18 yaşında başladın.

Chantel Akerman: Evet.

WN: Film yapımından önce ilgini ne çekerdi?

CA: Küçükken, 11, 12, 13… oyuncu ve yazar olmak isterdim. Ve bir süre sonra düşündüm; hayır, artık oyuncu olmak istemiyorum… Sadece yazar olmak istiyorum… Bazı kısa yazılar yazdım. Ama hayır aslında, okula gidiyordum, sadece genç bir kızın normal hayatı.

WN: Sosyal açıdan. Nasıl bir aile geçmişin var?

CA: Sosyal açıdan; biraz burjuva… hiç de kültürlü değil. Hiç kitap ya da plak yoktu. Ailemin evinde öyle şeyler hiç olmazdı.

WN: Ailen ne iş yapıyor?

CA: Kıyafet üretiyorlar. Kumaş-deri üretimindeler.

WN: İlk filmlerini üretmen için finansal olarak destek oldular mı?

CA: Hayır, hem de hiç…

WN: Paranı çalışıp mı biriktirdin?

CA: Aynen öyle.

WN: Son uzun metrajın Jeanne Dielman nasıl finanse edildi?

CA: Devlet desteği aldım, bir Fransız prodüksiyon evinden biraz para ve kredilerle.

Chantal Akerman’ın film üretimine dair: gerçeklik, kişisel algılayış ve felsefe.

WN: Şimdi sana kişisel algılayış biçiminin ve perspektifinin (ve gerçekliğinin) film üretimini, özellikle en son filmin Jeanne Dielman’ı nasıl etkilediği üzerine bazı sorular sormak istiyorum; çünkü bana kalırsa bu filmin diğer işlerinin doruk noktası ve sentezi (her ne kadar ilk işlerin başlı başına birer parça olsalar da) konumunda. İlk olarak, filmlerinden bir yansıtma hissi alıyorum. İzleyicine film sırasında ve sonrasında filmin içine girmesi için bir alan bırakıyorsun ve izleyene anda gelişen sekansa geri dönme şansı tanıyorsun… Bu olan bir şey… Ne düşünüyorsun?

CA: Jeanne Dielman’ın son sahnesinin filmdeki diğer sahnelerin bir tür sentezi olduğunu düşünüyorum gerçekten. Son sahne diğer tüm sahneleri düşünmeye olanak sağlıyor… Bu spesifik durum filmde biraz da aşikâr. İlk filmlerde; özellikle tekrarlılık değil, ama şeyler ve alan süreklilikle bağlantılı… “Hotel Monterrey”i bitirdiğimde insanlar bana şunu sordu; “bu filmi sen mi kurguladın?”

WN: Bir araya getirdin, anlamında mı?

CA: Evet, kesinlikle… Ben de onlara sordum; mekânsal ilişkilenmeleri görmedin mi? Biri açık gibiydi… Bir alan şöyle vuruyordu… Sahnelerin ilişkilerini İngilizcede pek açıklayamıyorum, ama anlıyorsun ya…

WN: Başka bir deyişle mekan kullanımına yeteri kadar dikkat etmiyorlardı?

CA: Doğru, insanlar alışkın değil. Bak -onlar bir hikayeye alışık, bir hikayeyi takip etmeye, ama (görsel) çerçeveye bakmaya değil. Benim filmlerimde ya bakarsın ya da terk edersin!

WN: İzleyiciler koşullandırılmış, 70 yıllık tüm ilişkileri gerçekten “görmeyen” ticari sinema geleneğine alışmış… Söylediğin gibi -hikayeler üstündür… İzleyicinin geleneksel koşullanmasını telafi ettiğin oluyor mu? Jeanne Dielman’ın sonunda o cinayet sahnesini sunmak verdiğin bir taviz midir? Söylediğinle nasıl örtüştüğünü görebiliyorum, fakat merak ediyorum, filmin böyle bir sonu olmayabilir miydi?

CA: Fakat bu bir “açıklama” değil veya şöyle söyleyeyim; cinayet için yüzlerce farklı açıklama yapabiliriz. Bunun hakkında çok fazla soru aldım, bazen de sonunda o cinayet sahnesi olmasa filmin daha güçlü olabileceği yorumunu alıyorum, ama hayır, buna hiç katılmıyorum. Eğer cinayet sahnesi filmin son sahnesi olsaydı, o zaman belki. Ama gördünüz, o sahneden sonra sekiz dakikalık ayrı bir sahne daha var ve ben bu son sahnenin cinayetin kendisinden çok daha dramatik olduğunu düşünüyorum.

WN: Evet, yemek masasında oturmuş (ellerinde kanla) düşünürken bir kere… Bence hem o hem biz sonrasında bir şey yapacak mı diye merak ediyoruz. En azından ben bunu merak ediyordum.

CA: Bak, genellikle kimse benim bu filmde gösterdiklerimi göstermiyor. Mütemadiyen; mutfak… İçinde minimal türde şeylerle birlikte bu mütemadi hayat; yemek yapmak, temizlik yapmak, vesaire; çünkü bu tür şeyler imgelerin hiyerarşisinde altlardadır. İmgelerin hiyerarşisinde üst kademelerin sahibi olan şey ise bir araba, bir öpücük göstermektir.

WN: Gözünün içine sokarak, zorla belki de…

CA: Doğru… ama benim için; ben bu mütemadi hayatı sunmak istedim… Cinayet, benim için, onun diğer herhangi bir aktivitesi gibi… O durumda yaşanabilecek herhangi şeylerden biri ve ben bunu vurgulamak istemedim, anlıyor musun? “Mutfağı kullandığın için cinayeti kullanmamalısın” demek biraz püriten (tutucu)bir duruş… Ve ben bu filmde tüm bu şeyleri aynı seviyeye koydum.

WN: Ah… bu son cümlen, tanımlar ve kavramlardan önce gelen biçimlerin varoluşçu fikrini aklıma getirdi. Jeanne Dielman’da organik bir gerçeklik gördüğünü hissediyorum, biz insanların pek çok formun ve algılayış şeklinin aynı anda bulunduğu, bir bileşenden ibaret olduğu bir dünya.

CA: “Varoluş özden önce gelir.”; şey oradadır ve sonrasında fikirler gelir…

WN: Büyük olasılıkla Jeanne Dielman’da bize “bakın, formlara bakın, sonra tüm yetilerimiz aracılığıyla formlardan gelen algı(lar)a bakın, kendimizi algılayış biçimimizin gerçekliğinin inşasına da aynı zamanda… (diyorsun). Jeanne Dielman’ın kendisi tüm fikirlerinin biçimselleşmesidir aslında. Tersi de doğrudur.

CA: Hı-hı.

WN: Bu denli yükselen bir gerçeklik algısını ve kurmacayı filminde birleştirmek bir çakışmayı da beraberinde getirdi mi hiç?

CA: “Hotel Monterrey” daha yapısal, az önce saf formlar hakkında ortaya koyduğun tanım gibi… (Fakat onun da kendine özgü bir kurgusu var.) Acaba yapısal filmlerle dolaysız kurgu türünü mü karşılaştırıyorsun? Bense “içerik” ve “görsel deneyimi” birlikte düşünüyorum. Eğer benim filmlerimi içerik ve deneyim barındıran filmler olarak tanımlıyorsan, evet. Şu anda kurgusal filmlerle çok daha fazla ilgileniyorum… “Deneyimi” görmezden gelmediğin kurgusal bir film; genellikle filmlerdeki anlatı insanın “görüşünü” görmezden gelme yöntemidir, fakat benim filmlerimde hem “görüş” hem “anlatı” bulunur.

WN: Jeanne Dielman hakkında bunu söylemeye çalışıyordum. O halde bir “entegre etme” olayı bu. 

CA: Evet ve benim için filmin gücü budur.

WN: Katılıyorum, ama genellikle insanlar bu tip bir entegrasyonu kabul etmeye direnç gösteriyor. Bana öyle geliyor ki senin filmlerinin formları (özellikle Jeanne Dielman) insanlardan kendi deneyimlerini kurma (ya da kuramama) biçimlerini tekrar hissetmelerini ve tekrar düşünmelerini bekliyor… görme ve algılama deneyimi… bir bedende olma ve onunla hareket halinde olma…

WN: Bu bir yaşama düzeyidir…

CA: Evet! Ve işte böyle ulaşır sana… Sen tıpa tıp aynı hareketleri yapmasan da. Herkesin kendine özgü ritüelleri ve tekrarlayan davranışları ve birbiri ardından yaptığı işleri vardır… Yani ben psikolojik olanı veyahut sosyolojik olanı vurgulamadım. Yine de, biraz daha düşünecek olursan; aslında hepsi hakkında (bütünleşmiş bir biçimde). 

WN: Jeanne Dielman’ın ilk üç saatini izlediğim sırada (filmdeki ilk üç gün) filmin gerçekliğindeki yekûn “varlık” hissi tarafından sarsıldım. Nazikçe hislerimle tekrar iletişime geçmeye itiliyormuş gibi hissettim gerçekten… Saf algılayışa sahip bir çocuğun bozulmamış algısı gibi… Ve sonra fark ettim, tekrar, alışkanlıklarımız, tekrarlar bizi hassasiyetlerimizden sıyırıyor ve daha az “an”da oluyoruz. (Dielman da filmin çoğunda duyarsızlaşmış ve adetten.) …işte bu yüzden, daha önce insanlara burada ol, anda ol dediğini hissettiğimi belirttim. Görüyorsun!!. (Neden gülüyorsun?..)

CA: Çünkü hoşsun;.. tüm bunları betimleme biçimin…

WN: Teşekkürler;.. Tüm bunlar hakkında konuşmayı yeğlerim, biliyorsun, şu oyuncuyu kullandın, şu ışığı kullandın vesaire yerine…

CA: Evet, dün gösterimden sonra çok öfkelendiğimi düşündüm çünkü izleyici tarafından yöneltilen sorular sanki filmi görmezden gelmek içindi… …ve hiç yanıtlamak istemedim onları.

WN: Reddetmekte gayet haklı olduğunu hissettim… Onlara; algılayışınıza kulak verin,.. bunun için sorumluluk alın dediğinde seni anladım. Soruların için sorumluluk al.

CA: Ah-ha ve insanlar kaba davrandığımı düşündü, ama ben kaba değilim aslında… Sadece ilk sorularla çok öfkelendim, onlar bana ket vurdu… Ondan sonra da başka soru cevaplamak istemedim zaten. (not; Akerman eğer sorular banal olmaya devam etseydi salonu terk edeceğini belirtmişti, günün sonunda terk etmedi- ve nispeten daha iyi sorular sorulmaya başlandı.)

WN: Unuttum, ilk soru neydi??

CA: Koltuğu nerede bulmuşum!.. buydu işte ilk soru!..

WN: (güler) Doğru!.. Bunun yaşandığını çok gördüm… Buna benzer başka bir soru daha hatırlıyorum; …bir kadın öne atladı ve Dielman’ın erkek müşteriyi katli kalkıştığı (ve senin de), alıntılıyorum; “devrimci bir eylemdi”. Bunun filmi tek düze kavramsal bir çerçeveye apar topar sıkıştırmaya çalışan yavan bir çaba olduğunu hissettim.

CA: Kesinlikle…

WN: Çok film izliyor musun? Özellikle seni heyecanlandıran filmleri üreten bir yönetmen var mı?

CA: O kadar fazla film izlemiyorum… Godard’ı severim… O hala en önemli yönetmenlerden biridir…

WN: Yeni işi “Numero deux”’u izledin mi?

CA: Evet, Bayıldım diyemem ama yine de çok ilginçti; acınasıydı, üzücüydü… Ama orada çalışıyor işte! Biliyorsun. Onun gibi birinin hala çalışıyor olduğunu bilmek güzel… Gerçekten… Çünkü onun gibi birisi; -çok ünlü olabilirdi, çok ticari olabilirdi… Çünkü nasıl film çekileceğini çok iyi biliyor. O seyircilerin gönlünü bilgisiyle hoş edebilirdi, ama bunu yapmadığını görmek güzel. 

WN: Onu kendi filmlerinde izlerken bu hisse kapılıyorum, film stüdyosunda, “Numero deux” filminde. Onu orada yalnız başına çalışırken izlemek bana ezici bir hüzün verdi.

CA: Ah, inanılmaz değil mi? Ben de öyle düşünüyorum…

WN: Marguarite Duras’nın filmlerini seviyor musun? Diğer kadınlar?

CA: Bence çok yetenekli, çokça…

WN: Sence “varolmak” hissinde bir benzerlik var mı?

CA: Evet, ama aslında bizim filmlerimiz genellikle birbirine karşı durur… Bence onun işleri benimkilerin tam zıttı. Böyle hissediyorum, açıklaması güç.

WN: “Feminist” olarak anılmaya nasıl bakıyorsun, kendini ne kadar feminist görüyorsun? İnsanların bunu pek çok şekilde tanımladığı şu günlerde…

CA: Bence ben bir “feministim”. Film yapım sürecimde bir “feminist” miyim, bilmiyorum… Özellikle feminist filmler yapmaya çalışmıyorum. Ama bence ben feministim çünkü “farkındayım”… Yani ne yapmam gerektiğini biliyorum ve bir kadın olarak ne yapmamam gerektiğini de biliyordum… Kullanmam gereken roller vesaire… Bütün bunları biliyorum… Aktif bir feminist değilim, bir “militan” değilim belki… Eğer bu feministi tanımlamanın tek yoluysa…

WA: Evet, bu feminist olana bambaşka bir tanım getiriyor… Erkek olarak film yaparken beni “başarılı” ve “güçlü” yapmaya programlanmış bir kodun dışına çıkmamalıyım. Para yapacak bir film…

CA: Evet bu doğru. Erkekler “tutsak”. Ayrıca, kadınlar da başka bir şekilde tutsak, ama bence feminizm sayesinde bazı erkekler oynamaları gereken roller hakkında bilinçleniyorlar… Çünkü, biliyorsun, erkekler yapmaları gereken şeyleri varsaydı hep:  …başarı odaklı olmak, hırslı, güçlü, her zaman aktif, çalışan. Tamam, ama şimdi; şimdi bazı erkekler diyor ki; “Sikeyim, ben bu erkekler gibi olmak istemiyorum.”, her zaman başarı odaklı vesaire. Ama bence bu kadınlar ve onların üstlenmeleri gereken rolleri sorgulamaları sayesinde yaşanıyor. Yani, benim için, “feminist” gerçekten “farkında” olmak demek. Ben farkındayım… Ama bir “militan” değilim… Filmlerim aracılığıyla düşünüyorum… dil gelişiyor, ve bu da benim dilim. Kimse “özgür” değil biliyorsun, “tam anlamıyla” ifade etmek… Ama mümkün olduğunca deniyorum, deniyorum… Eril dili takip ettiğimi düşünmüyorum…

WN: Kesinlikle etmiyorsun.

CA: Yani, eski yollardan gitmeden, ben bir aktivistim. Kendi yolumu takip ediyorum ve kimsenin yolunu takip etmeye zorlanamam. 

WN: Jeanne Dielman’a geri dönecek olursak, karakterlerin geçmişlerini sadece ana hatlarıyla verdiğini fark ettim- biliyorsun, yani Dielman’ın kocası nerede: ölü. Evde onunla yaşayan genç adam kim: ergen oğlu. Çoğunlukla “hareketleri” filmde bir “sonuç” olarak gösterdiğini fark ettim… Çok açık olan neden/sonuç ilişkisi dramatiğine başvurmaktansa…

CA: Evet, “açıklamaya” çalışmıyorum… Psikolojik olmuyorum, yani, “o (Dielman) neden böyle”, ama bence yine de filmdeki her elementi onun tam olarak onun neden böyle olduğunu göstermek için kullanıyorum;… kıyafetlerini giyme biçiminden apartmanın görünümüne kadar, bunların hepsi bir şeye referans ediyor. Ben sadece ana şeyleri kullanıyorum…

WN: Kurgunda bizim gerçekten de ne olduğunu “görmemizi” sağladığını hissediyorum, orada ne “var”, böylelikle hareketler tüm çıplaklığıyla kendini ele veriyor, montaja bakışın nedir?

CA: Kurgu bir manipülasyondur, pek tabii… ama Hollywood’da kullandıkları türden kurgu, örneğin… Bu sadece kurgunun kendisi değil, ama… bu… bu iğrenç… pornografik… Kendi yolumu denemek ve açıklamaya çalışırken diğer tür kurgudan bahsetmeliyim… Bilmiyorum… açıklaması güç… ama… Filmimde tüm bu hareketleri parçalamak istemedim… Bu neredeyse bir “ahlaki estetik”… ahlaki bir açıdan… ne demek istediğimi anlıyor musun?

WN: Evet anlıyorum… Göstermek ve göstermemenin ahlakı, bir eylemi tamamen gözler önüne serer… Birine göstermeye başladığın bir hareketi hiç kurgulamamanın ve sansürlememenin bütünlüğü… Eğer hareket tamamlanmışsa kendine özgü bütünlüğünü korur.

CA: A-ha… evet.

WN: Senin tarzın hakkında yapılması muhtemel şöyle bir eleştiriye nasıl bir tepki verirdin… neden belirli açık motivasyonlarla uğraşmıyorsun, tarih vb., belli bir karakterin hareketleriyle bağ kuran… Yani, Hollywood bu sistemden devşirse de, ve ahlaksızca olsa da bu açık ve güdüsel organizasyon hali, bir iş üzerinde iyi noktalara dokunabilir… Ne demeye çalıştığımı görüyor musun?

CA: Evet, ama daha önce söylediğim gibi, ben bir psikiyatr ya da sosyolog değilim…. Ben bu tip insanlar gibi de değilim. Değilim işte… Ben bir yönetmenim… Ve “temsille” uğraşıyorum… “imgeleyle”… Gösterdiğim kadının kafasında (Jeanne Dielman)… bu daha çok fenomenolojik… kim bilir… Senin kafanda neler olup bittiğini bilemem… Bilemem işte…

WN: (güler) Yani, kafamdan her şey bir anda geçmiyor… Ben sadece “buradayım” anlıyor musun?

CA: Evet, aynen öyle!!.

WN: Burada söylediğin şeyin anlamını görüyorum… yaklaşımın…

CA: Aynen öyle… Biliyorsun, filmler “temsildir”… İmge de bir şeyin “temsilidir”. Eğer bir karakteri açıklayacak olursan… Biliyorsun, dersin ki: o karakter buradan oraya gidiyor- çünkü şu yüzden, bu yüzden, şundan… Sonra kapandı! Bitti! Sonu objektif olarak görüyorsun… O zaman! Okey, görüşürüz diyorsun (seyirci olarak) (filme). Bitti! “Ölü” bir film artık!

Bak… Jeanne Dielman’da sosyolojik ya da psikolojik bir iş ortaya koydum diyelim; açıklardım, o çok yabancılaşmış “şu şekilde”… şu yüzden, şu, bu, o… bitti!!!- Hiçbir şey! Bitti! Senin bir açıklamayla olan ilişkin nedir? Umursamazsın! Kapandı! Ama Jeanne Dielman’da “soru” her zaman oradadır. Bu her zaman seninle film imgesi arasında bulunacak bir sorudur. 

WN: Tamam o halde, kamera kim?

CA: Benim. Benim gözlerim.

WN: Tamam, ama Jeanne Dielman’da özel bir teknik var; her zaman sabit kamerayı kullanıyorsun. Çok hassas ve müdahil olmayan bir yerden, iteklemeyen. Ve dün geceki yorumuna katılıyorum… “çekmem için tek yol buydu.”

CA: Ama eğer gözlerim farklı olsaydı, eğer Dielman’la olan ilişkim ona tecavüz etmek olsaydı… görüyorsun… yapabilirdim, o kadınla bu tür bir ilişkiyi herkes kurabilirdi… o imgeyle… neyi temsil etmek istediğimle diyelim… Ama bu farklı bir kamera kullanımı olurdu. Benim kamera kullanımım nerede olduğumu gösteriyor, nasıl olduğumu da… anlıyorsun değil mi?…

WN: Tabii ki, ne dediğini anlıyorum… İçinde olduğun bir “arayış” var mı? Filmlerin aracılığıyla?

CA: Kendim hakkında çok fazla şey keşfediyorum… filmler hakkında da… Ama özellikle kendim hakkında… Çünkü, biliyorsun, ta en derininden gelen bir şeyi yaptığında sonuç ortadadır… Tam orada, ve sen kendin hakkında bir şeyler keşfedersin, ona bakarsın… Psikanalitik şeyler keşfediyorum ben;… erkekler ve kadınlarla olan ilişkim, ebeveynlerimle… bu tip şeyler… anlıyor musun?.. çünkü önceden bilinçsizsin…; Ben Jeanne Dielman üzerine çalışırken-yazarken bilincim tam orada çalışıyordu… İşte bu yüzden film bitmeden hemen önceye kadar onun hakkında bir şey bilmiyordum, ve sonra bilinç dışımın nasıl çalıştığını keşfettim- tamamen değil… Ama çokça, anlıyorsun…

WN: Keşfetmek istediğin başka şeyler var mı? Geçmişe dönük olmayan.

CA: Yönetmenliğimi keşfetmek istiyorum… Çünkü biliyorsun, Jeanne Dielman üretilmiş bir film ve ben aynı şeyi yüz binlerce kez tekrar edemem, ve, bu yüzden, başka yerlere gitmem gerek şimdi, ve sonraki soru ne olacak, henüz bilmiyorum… 

WN: Yine bir çeşit “anlatı” mı filmleyeceksin? New York filmi bitti mi; çevresel sesler kullandığın, metro vb.? 

CA: Evet (iki soruya da). 

WN: Biliyorsun ben de film çekiyorum, ve kendime birkaç kez şu soruyu sordum; neden bu işi yapmayı seçtim… ve bazen kendime verdiğim cevap bir çeşit “varoluş” oluşturmakla ilgili olduğuydu… Bunun hakkında ne düşünüyorsun?… Bir fikrin var mı?

CA: Tabii, muhtemelen budur, ama muhtemelen sevilmek istediğinden bahsetmen de aynı zamanda… Bunu söylemek klişeleşmiş bir şey, ama muhtemelen doğru…

WN: En büyük klişelerin bazıları doğrudur… Merak ediyorum, günümüzde kurmaca film formlarında değişimlerde yeni eşikler görüyor musun… Çünkü (sen ve başkaları arasında) eski kurmaca formlarını geride bırakma adına yeni bir itki görüyorum… Özellikle Avrupa’da film üreten kadınları izlediğimde… En çok onlar zorluyor gibi duruyor…

CA: Kimde mesela?

WN: Mesela, Avrupalılara bariz gelecek ama… Senin filmlerini izlemek, Duras, Dreyfus, Guilman, Moreau, Liliane Dekermadec… birkaç tanesini saymam gerekirse… Hepsi kadın… Hepsinin filmlerinin kendine ait bir hissi, bir atmosferi var…

CA: Evet, hı-hı…

WN: Onları aynı anda hem nazik hem de agresif buluyorum…

CA: Şimdi kadınların zamanı, gerçekten böyle düşünüyorum.

WN: Bir kadının zamanı…

CA: (Gülümser) Evet, gerçekten öyle…

WN: Pekala. Teşekkürler.

*Chantal Akerman’ın, Wade Nowy ile Pacific Film Archive için gerçekleştirdiği röportajdan çevirilmiştir.

Berkley, California, 01 Aralık 1976

Çeviri: Aslı Tan


Posted

in

by

Comments

Yorum bırakın