Halil Can Akbulut

Il buco (Michelangelo Frammartino, 2021)
Sinemanın bir yüzyılı aşkın süredir hayatımızda olması ve yanımızda olmaya çalışması olağan bir his olarak içimize yerleşmişken, yalnızlığın insanlığın kaderi olmaya devam etmesinin hikayesi sinemaya hep eşlik etmiştir. Bir doğa manzarasının görsele işlenmiş zamandaki hisleri, izleyen için bir dost olurken o görsel kendi yalnızlığı içinde hep doğmuş, hep büyümüş ve hep ölmüştür. Tıpkı insan gibi. Sinema belki de son zamanlarını ve son anlarını yaşamaktadır. Bu üzücü haber, izlediğimiz her filmle içimize yavaş yavaş işlerken, kimi filmler ise bu ölümü bir şölen havasında ve sinemanın ihtişamından bir şey kaybettirmeden bizlere izlettirir. Il Buco filmi bu şölenlerden birisidir işte.
Yönetmen Michelangelo Frammartino, çektiği tüm filmlerde görseli ve anlatıyı hayatın olağan akışı içinde verebilmek için elinden geleni yapan bir yönetmen. Gerçek ile kafayı bozmuş bir yapıda ortaya çıkan bu filmlerden biri olan Il Buco filmi de yönetmenin bu matematiği en estetik ve başarılı şekilde uyguladığı filmlerinden birisi. Mağara keşfi için gelen bir grup ile son günlerini yaşayan bir çobanın hikayesini metaforik olarak bir süzgece koyan bu anlatı, kullanılan görsel dil ile bir masala dönüşüyor. Kimilerine göre sıkıcı olan bu masal, izleyen için yalnızlığın en saf halini hissetmeyi ve bu hissin içinde “acaba umut var mı?” sorusunu sordurabilmeyi deniyor. Teknik tercihler içinde bana göre en önemsenmiş olan ses kısmı, filmin girişinden sonuna kadar bizi yaratılan dünyada kalmaya ikna etmeye çalışıyor. Bu ikna süreci çoğu kişi için pes etmeye muktedir bir süreç. Çünkü filmde ana hatlarıyla bir giriş, gelişme veya sonuç yok. Bunun yerine anlar var ve bu anları kaydeden bir kamera. Genel planlarda gördüğümüz doğa manzaraları ile köy halkının her akşam toplu bir etkinlik içinde izlediği televizyonda görülen imajlar arasında bir zıtlık oluşturuluyor. Kimi zaman o televizyonda bir gökdelenin son katına çıkıyoruz, kimi zaman ise dans eden mutlu kadınları siyah-beyaz estetik içinde hissetmeye çalışıyoruz. Köye ve doğaya dönüşte ise anlaşılmayan sessizlikteki köy halkının sohbetleri bir ateş kenarında izleyene yeni bir davet sunuyor. Mağara keşfi sırasında çekilen görüntüler, bir belgesel estetiğinde ve hissinde izleyiciye sunuluyor. Sabit çekimler, kimi zaman bir büyücü gibi hareket ediyor ve bu hareket, doğanın hareketi ile kurgu sürecinde birleştirilmiş hissi veriyor. Her şeyin toplamında “basit olan en zor olandır” fikri, bu filmde yönetmen tarafından alaşağı edilmeye çalışılıyor.
Deliğin (mağaranın) içinden masmavi gökyüzünü gördüğümüz bir kare ile açılan film, ses mefhumunun görüntünün üstüne inşa etmeye çalıştığı karakteri ilk andan izleyene vermeye başlıyor. Film boyunca duyduğumuz seslerin tekrarı niteliğindeki bu ilk sesler, görüntünün yanında ve anlatının içinde ana karakter olarak film boyunca bizlere eşlik ediyor. Issızlığın ve boşluğun verildiği, daha doğrusu hissettirilmeye çalışıldığı ilk dakikalar, filmin biçimsel dili olarak da birçok mesaj veriyor. Bu mesajlardan en büyüğü yalnızlık hissi. Kamerada kullanılan lens tercihlerine baktığımızda, geniş açılı lenslerin fazlasıyla tercih edildiğini görüyoruz. Yakın planda hissetmek yerine geniş planlarda ıssızlık ve boşluk ve bundan dolayı ortaya çıkan yalnızlık, bir teknik olarak film boyunca kullanılmış oluyor. Ana karakterimiz! olan çobanı gördüğümüz ilk dakikaya kadar yakın planlar filmde yok veya anlaşılmıyor. Bu bilinçli tercih, anlatıya fazlasıyla depresif ve melankolik bir hava katıyor. Canlı doğa renkleri arasında ağıt benzeri bir ritim eşliğinde çobanı ilk defa gördüğümüzde, karakterin fazlasıyla yalnız olduğuna bu tercihler bizi hazırlıyor. Tam bu noktada “Film bize ne anlatacak?” sorusu dallanıp budaklanmaya başlıyor. Mağara keşfi için gelmiş bir grup insanın mağaranın yanına doğru yolculuğunu ağır ağır izlerken, çobanı günlük aktivitelerini icra ederken görüyoruz. Kurgu olarak iç içe geçmiş bu iki yolun filmin bir yerlerinde bağlanacak olması, yönetmen tarafından kaplumbağa hızında* verilmeye başlanıyor. Bu başlangıç ile yalnızlık hissinin mağara-çoban metaforu düzleminde görsele dönüşümü, filmin ortalarından itibaren artık kesinleşmiş oluyor. Béla Tarr’ın Torino Atı filminde uyguladığı “his piramidi” bu filmde de yukarıda bahsedilen metaforun izleyici kafasında oluşmaya başladığı andan itibaren tekrar deneniyor. “Olanın ihtişamı” olarak başlığını atabileceğim his piramidinin tanımı, genel manada yönetmenin inşa etmeye çalıştığı anlam damarlarıdır. Kompleks ve iç içe geçmiş bu damarlar, eğer başarılı bir halde görsele dökülebilirse basitin büyüsü içinde masalsı bir atmosfer yaratılabilir. Torino Atı filmi bunu başaran nadir filmlerden birisidir. Il Buco filmi ise her anlamda bu başarıya aday bir filmdir. Yalnızlığa ait sonun da ölüm oluşu ve ümitvar akışın sonunda mağaranın sonuna gelişimiz ve yine her canlı gibi ölümü tadan çobanın ölüşü, tüm bahsettiklerimin sentezine hizmet eden tercihler, uykunda karmaşık ama uyandığında sadece uçtuğunu hatırladığın rüyalar gibi.
Çoban son kez nefes aldığında ve mağaranın eksi altı yüz küsur metre derinliğinde bir sonu olduğu anlaşıldığında tüm damarlar tıkanıyor ve film bitiyor. İzleyen olarak uyanıyoruz ve gördüğümüz şey yalnızlık oluyor ve yine, yeniden henüz keşfedemediğimiz duygularımızı belki hatırlarız diye uzunca bir süre boş duvarı izliyoruz. Filmin sisler içindeki son karesi, bu rüyanın gerçek olmadığını bize fazlasıyla haykırıyor. İzleyeci olarak bize de sanırım bu rüyadan uyanmak düşüyor.
*“Sinema kaplumbağadır: koşamaz, koşmamalı.” Sami Şekeroğlu

Yorum bırakın