Virginia Woolf

The Cabinet of Dr. Caligari (1920)
İnsanlar vahşiliğin artık içimizde yer edinmediğini söylüyor, artık medeniyetin son raddesindeyiz, söylenebilecek her şey söylendi ve tutkulu olmak için artık çok geç. Fakat bunu diyen filozoflar muhtemelen filmlerin varlığını unutmuş durumdalar. Yirminci yüzyılın vahşilerinin film izleyişinden bihaberler. Hiçbir zaman ekran başında oturup sırtlarındaki elbiselerle ve ayaklarının altındaki halılarla, iki demir külçeyi birbirine vuran ışıltılı gözlere sahip adamlar arasında pek de büyük bir mesafe olmadığını düşünmemişler ve çıkan o tınlamadaki tadımlık Mozart müziğini işitmemişler.
Bu durumda demir çubuklar öylesine işlenmiş ve cürufla öylesine kaplanmış ki belli belirsiz bir şeyleri duymak oldukça güç durumda. Her şey gürültü, karmaşa ve kaos. Her şekil ve lezzetten parçaların bir arada kaynadığı kazanın kenarından aşağılara doğru bakıyoruz; zaman zaman muazzam bir biçim kendini yukarı doğru kaldırıyor ve kaosun ortasından sıyrılmaya çalışır bir hali var. Sinema sanatı oysa ilk bakışta oldukça basit, hatta aptalca gözüküyor. Futbol takımı ile el sıkışan kral var, Sir Thomas Lipton’ın yatı var, daha başka Büyük Ulusal at yarışını kazanan Jack Horner var. Göz ne var ne yok anında yalayıp yutuyor ve beyin tatlılıkla gıdıklanmış bir şekilde herhangi bir düşünme eylemine yer vermeden olup biten ne varsa izlemeye koyuluyor. Herhangi bir estetikten yoksun İngiliz gözü gibi ortalama bir göz vücudun kömür çukuruna düşmesini alıkoyan basit bir mekanizmadır, beyni sakin kılmak adına oyuncaklar ve şekerlemeler verir ve beynin uyanma vaktinin gelmesine kadar yetenekli bir dadı gibi hareket etmesine devam eder. Öyleyse hoş bir uyku halinin orta yerindeyken uyandırılıp yardım istemenin amacı nedir? Göz zorluklar içerisinde. Göz yardım istiyor. Göz beyne “Ucundan dahi anlamadığım bir şeyler oluyor. Sana ihtiyaç var.” diyor. Birlikte krala, gemiye ve ata doğru bakıyorlar ve beyin bunların gerçek hayatın basit fotoğrafına ait olmayan, başka bir nitelikte olduğunu görüyor hemen.
Bunlar resimlerin güzel geldiği anlamda daha güzel olmadılar fakat (kelime dağarcığımız bu noktada bir hayli yetersiz) daha mı gerçek veya günlük hayatımızda algıladığımız gerçeklikten daha mı farklı bir gerçekliğe sahip diyelim? Biz onlarla olmadığımızda onları olduğu gibi görürüz. Hayatı, içinde herhangi bir parçamız olmadığında olduğu gibi görürüz. Baktığımızda gerçek varoluşun küçük işlerinden kopmuşuz gibi görünürüz. At bizi yere sermeyecek. Kral elimizi sıkmayacak. Dalgalar ayaklarımızı ıslatmayacak. Bu bakış açısından, türümüzün tuhaflıklarını izlerken, acıma ve eğlence duymak, genelleme yapmak, bir insana ırkın niteliklerini bahşetmek için oldukça vaktimiz var. Geminin denize açıldığını ve dalgaların kırılmasını izlerken, zihnimizi güzelliğe olabildiğince açmak ve onun üzerine tuhaf bir duyguyu atfetmek için vaktimiz oluyor; bu güzellik devam edecek ve biz onu görsek de görmesek de serpilecek. Dahası, tüm bunların on yıl önce meydana geldiği söyleniyor. Dalgaların altından kayıp giden bir dünyaya bakıyoruz. Kiliseden çıkan gelinler şimdi anne oldular, teşrifatçılar ateşliydi şimdi sessizler, anneler gözleri yaşlı, misafirler coşkulu, bu kazanıldı şu kaybedildi ve her şey bitti gitti. Savaş tüm bu masumiyetin ve cehaletin ayakları dibine uçurumunu açtı fakat biz böylece yine danslar ettik, piruetler yaptık, didindik ve arzuladık, böyle parıldadı güneş ve böyle kapılıp gitti bulutlar ta en sonuna kadar.
Ne var ki ressamlar, zamanın akışı ve hakikatin çağrışımı gibi bariz ilgi kaynaklarından hoşnut değiller gibi gözüküyor. Martılarının uçuşunu, Thames’deki gemileri, Galler prensini, Mile End yolunu, Piccadilly sirkini hor görüyorlar. Kendilerini geliştirmek, değiştirmek ve kendilerine ait bir sanat ortaya koymak istiyorlar, doğal olarak çok fazla şey onların ilgisi dahiline giriyor. Pek çok sanat dalı yardım eli uzatır vaziyette bekliyordu. Örneğin bunlardan birisi edebiyattı. Ünlü karakterleriyle ve meşhur sahneleriyle dünyadaki bütün adlı sanlı romanlar sadece filme konu olmayı bekliyormuş gibi görünüyordu. Daha kolay ve basit ne olabilirdi ki? Sinema avına muazzam bir açgözlülükle saldırdı ve mevcut vakte kadar sadece talihsiz kurbanının bedeniyle varlığını sürdürüyordu. Ne yazık ki sonuçlar iki taraf için de felaket. Bu yapmacık bir birliktelik. Çift halinde beyhude şekilde çalışmaya devam ettikçe göz ve beyin acımasızca parçalanıyor. “İşte Anna Karenina.” diyor göz. Karşımıza siyah kadife ve inciler içerisinde şehvetli bir hanımefendi çıkageliyor. Beyin ise “Bu Kraliçe Victoria olmadığı gibi ne de Anne Karenina’dır” diyor. Beyin kendi zihni içerisinde cazibesiyle, tutkusuyla, çaresizliğiyle Anna Karenina’yı neredeyse bütünüyle tanıyor. Sinemada üzerine durulan nokta ise daha çok onun dişleri, incileri ve kadife elbisesi oluyor. Sonrasında “Anna, Vronsky ile aşk yaşar.” yani siyah kadife elbiseli kadın üniformalı bir beyefendinin kollarında bulur kendini ve son derece iyi döşenmiş bir kütüphanedeki kanepede, muazzam bir şevkle, iyi bir düşüncelilikle ve sonu gelmeyen jestlerle öpüşürler, bu sırada bahçıvan tesadüfen çimleri biçmektedir. Böylece dünyanın en meşhur romanları arasında sendeleye sendeleye, ağır ağır ilerleriz. Bu yüzden onları tek heceli kelimelerle bir bir anlatırız, bunu da okuma yazması kıt bir okul çocuğunun karalamaları gibi yaparız. Bir öpücük aşktır. Kırık bir bardak kıskançlıktır. Sırıtmak mutluluktur. Ölüm bir cenaze aracıdır. Bunların hiçbirinin Tolstoy’un yazdığı romanla en ufak bağlantısı yoktur ve ancak gördüğümüz sahneleri kitaptakilerle ilişkilendirmeyi bıraktığımızda sadece bahçıvanın çimleri biçmesi gibi tesadüfi bir sahneden dahi sinemanın kendi dünyasına bırakıldığında neler yapabileceğini görürüz.
Peki öyleyse onun dünyası nedir? Parazit olmayı bırakırsa nasıl dik bir şekilde yürüyebilir? Şimdilik sadece ipuçlarından yola koyularak bir varsayım tutturmak mümkün. Mesela, geçenlerde bir Dr. Caligari gösteriminde ekranın bir köşesinde gölge şeklinde yavru bir kurbağa belirdi bir anda. Muazzam bir boyuta ulaştı, titredi, pörtledi ve tekrardan hiçliğe karıştı. Bir anlığına delinin beyninin içerisindeki korkunç, hastalıklı bir hayal gücünün somutlaşması gibi gözüktü. Bir anlığına düşüncenin kelimelere kıyasla şekillerle daha etkin bir biçimde taşınabilecekmiş gibi gözüktü. Korkunç, titreyen kurbağa yavrusu, “Ben korkuyorum.” ifadesinden daha çok korkunun kendisi gibiydi. Aslında, gölge tesadüfen oradaydı ve yarattığı etki kasıtsızdı. Ancak bir gölge korku anında erkeklerin ve kadınların mevcut jestlerinden ve sözlerinden çok daha fazla şey öne sürüyorsa, açıkça görülüyor ki sinema avcunun içerisinde bugüne kadar bir ifade bulmayı başaramamış duygular için sayısız sembolü tutuyor. Korkunun olağan formlarının yanı sıra kurbağa yavrusunun da şekli vardır; gelişir, şişer, titrer, ortadan kaybolur. Öfke ateş püskürtmek, nutuk atmak, kıpkırmızı yüzler ve sıkılmış yumruklardan ibaret değildir. Beyaz bir kağıdın üzerinde kıvrılan siyah bir şerittir belki de. Anna ve Vronsky’nin kaş çatmaya ve yüzünü buruşturmaya ihtiyacı yok artık. Buyrukları altında olan bir şey var ama ne? Acaba hissedip anladığımız gizli bir dil var mı diye soruyoruz ve eğer varsa bu göze nasıl gözükebilir? Düşüncenin, kelimelerin yardımı olmadan görünür kılınabilecek bir özelliği var mıdır? Hızı ve yavaşlığı var, ok gibi doğrudanlığı ve karman çorman lafı dolandırması var. Fakat aynı zamanda, özellikle duygusal anlarda, resim yapma gücünün taşıdığı külfeti başka bir taşıyıcıya yükleme ihtiyacı vardır; bir görüntünün onunla yan yana akmasına izin vermesi gerekmektedir. Düşüncenin benzeri bir sebepten dolayı düşüncenin kendisinden daha güzel, daha anlaşılabilir ve daha ulaşılabilirdir. Herkesin bildiği üzere, Shakespeare’de en karmaşık düşünceler beraberinde gün ışığına ulaşana kadar yükseldiğimiz, değiştiğimiz ve döndüğümüz görüntüleri meydana getirir. Fakat tabii ki bir şairin imgeleri bronza dökülecek veya kalemle çizilecek şeyler değildir. Bunlar daha çok görselin sadece en açık ve en tepede olduğu binlerce önerinin derli toplu halidir. “Aşkım haziranda yeni açmış kırmızı bir gül gibi.” (Robert Burns) gibi çok basit bir imge bile nem ve sıcaklık izlenimlerine, kızılın parıltısına, birbirine karışmış yaprakların yumuşaklığına, kendi sesinin tutkusuna ve sevgilisinin çekingenliğinin ritmi üzerine olan heyecana götürür bizi. Sinema sözcüklere has olan tüm bu şeyden kaçınmalıdır.
Ancak düşüncelerimiz ve duygularımızın birçoğu görmeyle bu kadar bağlantılıysa, ressam ve şair için pek bir işe yaramaz olan görsel duygunun bir kalıntısı sinemayı bekliyor olabilir. Bu tarz sembollerin karşımıza çıkan nesnelerden farklı olması oldukça muhtemel gözüküyor. Soyut olan, kontrollü ve bilinçli bir sanatla hareket eden, kelimelerden ve müzikten kendini anlaşılabilir kılabilmesi adına en ufak yardıma bile muhtaç olan, yalnız yine de onları itaatkar bir biçimde kullanır, gelecek zamanda bu tarz hareketler ve soyutluklardan filmler oluşturulabilir. Daha sonrasında, gerçekten düşünceyi ifade edecek yeni bir sembol bulunduğunda, yönetmenin kontrolünde inanılmaz zenginlikler bulunur. Hakikatin kesinliği ve onun şaşırtıcı telkin gücü talep edildiğinde elde edilebilir. Anna da Vronsky de canlı kanlı karşınızdadır. Eğer bu hakikate duygu soluyabilseydi, düşünceyle mükemmel formu canlandırabilseydi, işte o vakit ganimeti elden ele taşınabilirdi. O zaman, Vezüv’den dumanlar saçıldığı gibi, biz de düşüncenin vahşiliğini, güzelliğini, acayipliğini masaya dirseklerini dayamış erkeklerden, küçük çantaları yere düşmüş kadınlardan saçıldığını görebilmeliyiz. Çatışmalar sonucu ortaya çıkan sert duygu değişimlerini görebilmeliyiz. En inanılması güç karşıtlıklar, bir yazarın yakalaması güç bir hızla gözlerimizin önüne getirilebilirdi; bizi bazı zamanlar uykumuzda veya yarı karanlık odalarımızda şekillenip ziyaret eden kemerlerin ve siperlerin, çağlayan şelalelerin ve yükselen çeşmelerin rüyasal mimarisi uyanık gözlerimiz önünde bizi ziyaret edebilir. Hiçbir rüya çok uçuk veya temelsiz olamaz. Geçmiş gözler önüne serilir, mesafeler ortadan kalkar, romanda kopukluk yaratan boşluklar (örneğin, Tolstoy Levin’den Anna’ya geçtiğinde hikayesini sekteye uğratır ve duygularımızın odağını dağıtır) arka planın aynılığından ve sahnelerin tekrarlanmasından dolayı yumuşatılabilir.
Kimse şu noktada tüm bunların nasıl deneneceğini, dahası nasıl başarılacağını söyleyemez. Belki yalnızca sokakların karmaşasında, bir anlığına olan renk, ses, hareket birleşimi bize burada yeni bir sanat dalıyla beraber kalıba çekilmek için beklediğini söylemektedir. Ve bazen sinemada, uçsuz bucaksız hüneri ve kocaman teknik kabiliyetinin arasında, perde aralanır ve uzakta beliren bazı bilinmeyen, beklenmedik güzellikleri seyrederiz. Fakat bu bir anlıktır. Garip bir şey oldu; tüm sanatlar çıplak doğmuşken bu en genci baştan aşağı giyinik doğdu. Söyleyecek bir şeyleri olmadan her şeyleri söyleyebilir. Sanki vahşi kabile, birbirine sürttürüp çalmak için iki demir külçe bulmak yerine deniz kıyısına saçılmış kemanlar, flütler, saksafonlar, trompetler, Erard ve Bechstein marka kuyruklu piyanolar bulmuş da inanılması güç bir canlılıkla, hiçbir nota bilmeden hepsine aynı anda basıyorlarmış gibi.
The Nation and Athenaeum, 3 Temmuz 1926.
Çeviri: Buğra Eraslan

Yorum bırakın