Sıradan Bir Yazgıya Sahip Sıradan Birinin Hikayesi

Valerio Zurlini’nin 1976 yapımı “Tatar Çölü” (Il deserto dei Tartari) filmi, Dino Buzzati’nin kaleminden süzülen romanın, perdede yankılanan bir ağıtıdır. Bu film, yalnızca bir metnin sureti değil, insan ruhunun derinliklerine inen, bekleyişin o sonsuz ağırlığını ve zamanın acımasız fısıltılarını işleyen bir sinematik ayindir. Zurlini, Buzzati’nin felsefi dehlizlerini, görsel bir şölenin ve atmosferik bir ağıtın dokunuşuyla harmanlayarak, izleyiciyi Bastiani Kalesi’nin ıssızlığında bir mahpusa dönüştürür. Her bir kare, zihnin kuytularına kazınan, melankolinin ve tefekkürün resmedilmiş bir yankısıdır.

Filmin kalbinde, genç Teğmen Giovanni Drogo’nun (Jacques Perrin) Bastiani Kalesi’ne ilk adımıyla başlayan, kaderin ördüğü bir ağın hikayesi yatar. Drogo’nun kaleye doğru atıyla ilerlediği, çölün sonsuzluğunda küçücük bir nokta gibi göründüğü o ilk sahneler, yalnızlığın ve bilinmezliğin habercisidir. Bu kale, haritaların unuttuğu, medeniyetin fısıltılarından uzak, rüzgârın uğultusuyla yankılanan bir sınır karakoludur. Drogo, kısa süreceğini sandığı bu görevin, aslında tüm ömrünü yutacak, anlamsız bir bekleyişin girdabına dönüşeceğini sezemez. Kalenin gölgelerinde yaşayanlar, yıllardır gelmeyen, adı dahi efsaneye karışmış Tatar saldırısını bekleyerek ruhlarını tüketirler. Bu bekleyiş, bir askeri vazifeden öte, hayatın ta kendisinin, o çetin ve çaresiz metaforuna evrilir. Gelecek, hep bir sis perdesinin ardında, sürekli ertelenen bir umut olarak kalır; karakterler ise bu belirsizliğin içinde, kum taneleri gibi yavaşça dağılırlar. Drogo’nun gençlik ateşi, kalenin monotonluğu ve zamanın acımasız dokunuşuyla birlikte, bir mum alevi gibi sönmeye başlar. Özellikle, kalenin avlusunda her sabah yapılan rutin askeri törenlerin, güneşin altında parlayan toz bulutları arasında tekrarlanışı, zamanın nasıl da anlamsız bir döngüye dönüştüğünü gözler önüne serer. Her gün aynı ritüeller, aynı siluetler, aynı boş ufuk… Bu döngü, izleyiciye kendi hayatının ertelenmiş düşlerini, boşuna beslediği umutları ve elden kaçan fırsatları sorgulatır. Film, bir öykü anlatmaktan ziyade, bir ayna tutar, kendi varoluşsal sorgulamalarına davet eder, sessiz bir yüzleşmeye çağırır.

Zurlini, bu varoluşsal bekleyişin ruhunu, filmin görsel diline nakşeder. Kalenin mimarisi, devasa ve soğuk taş duvarlarıyla, ruhun hapsedildiği bir zindanı fısıldar. Kalenin yüksek burçlarından çölün sonsuzluğuna uzanan bakışlar, ufukta beliren her küçük noktanın bir umut kıvılcımına dönüştüğü, sonra da bir hayal kırıklığıyla söndüğü anları yansıtır. Geniş ve boş araziler, sonsuz bir yalnızlığın, dipsiz bir umutsuzluğun sessiz çığlığıdır. Sürekli esen rüzgârın uğultusu ve puslu gökyüzü, karakterlerin iç dünyasındaki boşluğu ve umutsuzluğu, adeta bir ağıt gibi dile getirir. Görüntü yönetmeni Luciano Tovoli, her bir kareyi, bir ressamın fırçasından çıkmışçasına titizlikle işler; kalenin yosun tutmuş taşları, askerlerin solgun üniformaları ve çölün sonsuzluğu, izleyiciye melankolinin en saf halini sunar. Filmin renk paleti, soluk ve donuk tonların dansıdır; griler, kahverengiler ve donuk maviler, hikâyenin kasvetli atmosferini bir tül gibi sarar. Bu renkler, aynı zamanda karakterlerin iç dünyasındaki umutsuzluğu ve zamanın yıpratıcı dokunuşunu, görsel bir şiirle ifade eder. Ennio Morricone’nin notaları ise, filmin duygusal derinliğini bir nehir gibi akıtır; bekleyişin getirdiği gerilimi, hüznü ve nihayetinde kaderle barışmayı, ruhu okşayan bir melodiyle tamamlar. Morricone’nin minimalist ve tekrarlayan ezgileri, kalenin monotonluğunu ve zamanın o ağır adımlarını müzikal bir yankıyla yansıtırken, izleyicinin ruhunda silinmez bir iz bırakır. Özellikle, kalenin içindeki dar koridorlarda yankılanan ayak sesleri ve rüzgârın ıslığı, Morricone’nin müziğiyle birleşerek, bekleyişin o boğucu atmosferini daha da yoğunlaştırır.

Film, bir savaş destanından ya da kuru bir tarihi dramadan çok ötedir. O, insan yaşamının döngüsel akışını, düşlerin zamanla nasıl birer gölgeye dönüştüğünü, rutinlerin ruhu nasıl kemirdiğini ve boş bir umudun peşinden koşmanın trajik dansını anlatır. Drogo ve yoldaşları, aslında kendi içlerindeki Tatarları beklerler; o Tatarlar ki, belki de hiç gelmeyecek olan büyük bir fırsatın, bir dönüşümün, bir anlamın ya da bir kurtuluşun hayaletleridir. Film, bu bekleyişin anlamsızlığını ve insanın kendi kaderine nasıl boyun eğdiğini, keskin bir bıçak gibi gözler önüne serer. Özellikle, kalenin dışına çıkan bir askerin, çölün ortasında beliren bir atlıyı Tatar sanarak heyecanlanması, ancak atlı yaklaştıkça bunun sadece yalnız bir at olduğunun anlaşılması, bekleyişin yarattığı yanılsamayı ve hayal kırıklığını çarpıcı bir şekilde gösterir. Her geçen gün, her geçen yıl, karakterlerin yüzlerine kazınan yorgunluk ve umutsuzluk, izleyiciye zamanın o acımasız pençesini ve hayatın kaçınılmaz sonunu fısıldar. Bu, sadece bir askeri garnizondaki bekleyiş değil, her bir ruhun kendi varoluşsal çölünde deneyimlediği, sürekli bir şeylerin özlemiyle yanıp tutuşma halinin evrensel bir tablosudur. Film, bu bekleyişin insan ruhu üzerindeki yıpratıcı etkisini, karakterlerin sessiz çığlıkları, boşluğa bakan gözleri ve yorgun bedenleriyle resmeder. Bekleyiş, bir umut pınarı olmaktan çıkıp, ruhun hapsedildiği bir zindana dönüşür; karakterler, bu zindanın duvarları arasında kendi kendilerini tüketirler, bir hiçliğe doğru sürüklenirler.

Filmin karakterleri, bu varoluşsal dramanın, her biri ayrı bir nota çalan enstrümanlarıdır. Teğmen Drogo, gençliğin rüzgarıyla savrulan, kariyerin zirvelerine tırmanmayı düşleyen bir fidan gibidir. Ancak kalenin durağanlığı ve bekleyişin o zehirli nefesi, onun idealist ruhunu yavaş yavaş kemirir, bir çöl çiçeği gibi soldurur. Drogo’nun aynada kendine baktığı, zamanın yüzüne işlediği çizgileri fark ettiği o anlar, içindeki genç adamın nasıl yavaşça kaybolduğunu, yerini kalenin gri tonlarına bürünmüş bir siluete bıraktığını gösterir. Drogo, zamanla kalenin ta kendisi olur, dış dünyanın yankıları ona ulaşmaz ve hayatının anlamını bu anlamsız bekleyişin derinliklerinde aramaya başlar. Onunla birlikte, kalenin diğer sakinleri de kendi içsel fırtınalarıyla, bekleyişin o bitmek bilmez girdabıyla boğuşurlar. General, Yüzbaşı Ortiz, Teğmen Simeoni gibi figürler, her biri kendi umutlarının ve kırık düşlerinin taşıyıcısı olarak, kalenin birer parçası haline gelmişlerdir. Kimileri bu bekleyişe sessizce teslim olmuş, kimileri ise son nefesine kadar bir umut kırıntısı aramıştır. Özellikle, Yüzbaşı Ortiz’in kaleyi terk etmek zorunda kaldığı sahne, bekleyişin sadece zamanı değil, aynı zamanda insanları da nasıl tükettiğini, umutları nasıl çaldığını acı bir şekilde gözler önüne serer. Bu karakterlerin her biri, insan doğasının farklı yüzlerini, umutsuzluğun o keskin tadını, bağlılığın zincirlerini, hayal kırıklığının acısını ve kabullenişin o buruk huzurunu temsil eder. Film, bu ruhların dehlizlerine inerek, izleyiciye evrensel bir insanlık senfonisi sunar. Onların sessiz çığlıkları, boşluğa dikilen gözleri ve yorgun bedenleri, bekleyişin insan ruhu üzerindeki yıkıcı etkisini, bir şiir gibi fısıldar. Her bir karakter, kendi kişisel “Tatar Çölü”nde kaybolmuş, zamanın ve kaderin o acımasız akışına karşı koymaya çalışırken, aslında kendi içsel savaşlarının kahramanlarıdır.

“Tatar Çölü”, sadece bir film değil, aynı zamanda bir yaşamın ta kendisidir. Bize, hayatın bir bekleyişten ibaret olabileceğini, ancak bu bekleyişin anlamını nasıl ördüğümüzün, nasıl nefes verdiğimizin önemini fısıldar. Film, izleyiciyi kendi ruhunun “Tatar Çölü”nü sorgulamaya, ertelediği düşleri ve bekleyişlerini, birer hayalet gibi yeniden çağırmaya iter. Zurlini, bu eseriyle, sinemanın sadece bir hikâye anlatıcısı olmadığını, aynı zamanda felsefenin derin sularında yüzebilen, ruhlara dokunabilen güçlü bir sanat formu olduğunu kanıtlar. Filmin sonunda, yaşlı ve hasta Drogo’nun kaleden ayrılırken, geride bıraktığı boş koridorlara ve sessiz odalara son bir kez bakışı, tüm bir ömrün boşuna bekleyişle nasıl geçtiğinin acı bir özeti gibidir. Hayatın anlamı, o sonsuz bekleyişin kendisinde mi gizlidir, yoksa bekleyişin ötesindeki bilinmezlikte mi? Bu soru, perdenin kapanışından çok sonra bile, zihnin kuytularında yankılanmaya devam eder. “Tatar Çölü”, bir filmden öte, ruhun derinliklerine işleyen bir yankıdır; Dino Buzzati’nin kaleminden süzülen o eşsiz bekleyişin, perdede yeniden can bulan, her izleyenin kendi iç çölünde yankılanan, sonsuz bir ağıtıdır.


Halil Can Akbulut


Posted

in

by

Comments

Yorum bırakın