“Yeni Dalga konusundaki düşüncelerim pek de iç açıcı değil.”

400 Darbe Setinden / © Films du Carrosse
Yeni Dalga hakkındaki görüşlerinizi -ya da bu görüşlerinizden geriye kalanları- karamsar olarak tanımlayabilir miyiz?
Aslında hayır. Bildiğiniz üzere, karamsar ya da iyimser diye bir şey yoktur. Ahlakçıların da dediği gibi, yalnızca mutsuz aptallar ve mutlu aptallar vardır. Yani karamsar olduğumu söyleme hatasına düşmek istemem. Ancak son zamanlarda Yeni Dalga üzerine epeyce konuşuluyor çünkü 1959’da çıkmaya başlayan film koleksiyonunun yirminci yıl dönümü. Herhangi bir sanatsal kaygıyı bir yana bırakırsak, bütün bu tarz akımlarda, arkadaşlıklar, bireysel ve grup ilişkileri ve bu ilişkilerin bozulması görülür.
Fransa’da durum daha da karmaşık. Yalnızca sinemayla alakalı olarak değil, dönüm noktası olan 1968 Mayıs’ı da söz konusu. İnsanın gelecekten umutlu olduğu zamanlarda birbirimizin evlerinde toplanan bizleri düşünün. O günden bu yana dostluklar epey bozuldu. Bazılarının sağlığı yirmi yıl önceki gibi değil. Bazılarınınsa hiç gerçekleşmeyen büyük beklentileri vardı. Dostluklara ihanet edildi. Yaş aldıkça güzelleşen birkaç kişi var ancak bunlar istisna. Bu yüzden Yeni Dalga konusundaki düşüncelerim pek de iç açıcı değil. Biraz abartıyor olabilirim ama o zamanlar gençtik, güzeldik, seviliyorduk. Son kısım hala geçerli mi bilinmez.
Parası ve bağlantıları olmayan genç bir kişinin Fransa’da ilk filmini yapması için koşullar yirmi yıl öncesinden daha mı iyi?
Hayır, 1959’da bir anda imkânlar çoğalmıştı ve herkes film çekebiliyordu. Şu anda durum stabil hale geldi. Ancak Fransa’da her yıl, tanınmamış kişiler tarafından yaklaşık 30 kadar film ilk kez çekiliyor. Bu da filmden elde edilecek gelirler karşılığında geri ödenen bir kredi destek sistemi sayesinde gerçekleşiyor.
Sinemanın hali de gittikçe edebiyatın haline benziyor. Bir kitabı yayımlatmak o kadar da zor değil. Zor olan şey, kitabı bir kitapçının penceresine sokmak ve satın alıp okunmasını sağlamaktır. Sinemada da durum aynı. Her geçen gün daha fazla iyi film çekiliyor, ancak bu filmlerin kaderi hak ettiklerinden daha kötü oluyor. Görünüşe göre, en zeki ve kültürlü sinemaseverler bile genellikle, basit ama ustaca olan bir filmi zeki ama beceriksizce çekilmiş bir filme tercih ediyorlar.
Benim için, sinemadaki çöküş döneminin başlangıcını işaret eden film, ilk James Bond filmi olan “Dr. No” [1962]’dur. Bu zamana kadar sinemanın rolü büyük ölçüde, izleyicinin inanacağı umuduyla bir hikâye anlatmaktı. Bu anlatı geleneğinin kötü birer taklitleri olan birkaç azınlık filmi olmuştu, ancak genelde film bir hikâye anlatırdı ve izleyici de o hikâyeye inanmak isterdi. Sanırım bu noktada Hitchcock hakkındaki o eski tartışmayı tekrar gündeme getirebiliriz. Yıllar boyunca, İngiliz eleştirmenler Hitchcock’un Amerika’da çektiği filmlerin İngiltere’de çektiklerinden üstün olduğunu kabul etme konusunda isteksizlerdi. Benim için fark şurada yatıyor: Hitchcock’un Amerika’da çektiği filmlerinde seyirciyi hikâyeye inandırma isteği İngiltere’de çektiklerinden daha fazla.
Bond filmleriyle başlayan bir çöküş döneminden bahsetmemin sebebi ise, daha önce kötü taklitler yalnızca azınlıktaydı ya da züppece bir çekiciliğe sahiplerdi ancak Bond filmleri ile bunlar, popüler bir tür haline geldi. Dünya çapında ilk kez seyirci kitlesi, sinema sanatının çöküşüyle karşı karşıya kaldı; bu sinema türü, ne yaşamla ne de romantik bir gelenekle ilişkiliydi. Yalnızca diğer filmlere göndermeler yaparak ve onları alaycı bir şekilde eleştirerek var olan bir sinema türüydü. Dahası, Hitchcock’un kariyeri, ilk Bond filmlerinin ortaya çıkmasıyla birlikte zarar görmeye başlamıştı çünkü bu filmler, onun en iyi gerilim filmi olan “North by Northwest” [1959]’in bir tür taklit versiyonuydu. Hitchcock, Bond filmleriyle rekabet edemezdi ve bu nedenle daha sonra giderek düşük bütçeli filmler yapmak zorunda kaldı. Belki de aynı zamanda yaşlanıyordu. Mesela on yaş daha genç olsaydı felaket filmleri çekebilirdi. Unutmayın ki Amerika’ya gidip “Titanik”i çekmeye çalıştı, ancak bu film “Rebecca” [1940] ile değiştirildi.
Bu “felaket filmlerinin” ya da süper yapımların da bir anlamda sinemanın – ya da en azından sizin sinema anlayışınızın – çöküşü olduğunu düşünmüyor musunuz?
Hayır, bu filmler sinemanın kökenlerine, yani ilk on veya 15 yıla bir dönüşü işaret ediyorlar. Bu beni hiç de endişelendirmiyor. Sinema, çok sayıda film çekildiği ve mevcut olan çok az sayıda dramatik iş olduğu için yeniden çevrimler ortaya koymak zorundadır. Yani sinemanın tüm tarihi yeniden çevrimlerle dolu. Bu durum, yeniden çevrimler orijinallerinden daha iyi olduğu sürece sorun değil. Altı makaralı filmler, üç makaralılardan daha iyiydi. Sesli filmlerin başlangıcında kalitede bir azalma oldu, ancak sesin tanıtımı, King Kong [1933] gibi bir filmi çok güzel tasarlanmış ve görsel olarak çok iddialı olmaktan da alıkoymadı. Ancak şu anda yaşadığımız sorun renge karşı mücadele etme ihtiyacıdır. Rengin bir handikap değil de bir gelişme olduğunu düşünmekte ne kadar da yanılmışız.
Tabii bu sadece sizin genel bir nostaljinizin bir parçası, değil mi?
Hayır. Sinemada mükemmellik, ne olursa olsun film ile “gerçeklik” arasında bir bariyer olduğunun bilinmesinde yatar. Renk, bu son bariyeri kaldırdı. Eğer bir filmde sahte bir şey yoksa o zaman o bir film değildir. O, belgeselle rekabet halindedir ve sonuç çok sıkıcı olur. Yani Amerikan televizyonu için çekilen birçok film gibi. Bunları kurgusal boyut açısından eksik, anti-dramatik, aşırı belgeselvari ve çok sıkıcı buluyorum. Ve modern sinemanın büyük bir kısmı da böyledir.
Renk, düşmandır. Şu anda benim için bir film setinde bir daire inşa etmek, gerçek bir dairede çekim yapmaktan çok daha ilginç. Çünkü stüdyoda en azından rengin çirkinliğiyle savaşma olasılığı var. Örneğin, birçok gece çekimi kullanılabilir veya yapay açılar vurgulanabilir.
Filmlerimizin belgeseller gibi görünmesini engellemek istiyorsak yapaylığa geri dönmeliyiz. Muhtemelen beni Hitchcock’a ilk çeken şey buydu. Hayatım boyunca süregelen tek bir düşünce varsa o da, benim kişisel olarak hoşlandığım türde sinemanın düşmanının belgesel olduğu inancıdır. Hayatım boyunca hiçbir zaman belgesel çekmedim ve umarım asla da çekmem. Bu, belgesel çekmiş kişilerden bazılarını beğenmediğim anlamına gelmiyor. Mesela “The Sorrow and the Pity”yi (1969) çeken Marcel Ophuls gibi. Ama beni sinemaya ilk çeken şey kurguya olan sevgimdi ve film çekme isteğime neden olan şey de kurgusal bir hikâye oluşturma arzusuydu.
Size yöneltilebilecek eleştirilerden bir tanesi, filmlerinizde pek ilerleme kaydetmediğinize dairdir. Renoir’in, bir film yapımcısının ömrü boyunca sadece bir film yaptığı ve geri kalanların da sadece o ilk filmin fikirlerinin yeniden işlenmesi olduğu yönündeki sözünü desteklediğinizi biliyorum. Ancak otobiyografiye çok fazla bel bağladığınızı kabul etmiyor musunuz, yoksa bunu kaçınılmaz olarak mı görüyorsunuz? Tamamen yeni bir başlangıç fikri sizi cezbetmiyor mu?
Herhangi bir ilerleme kaydetmediğim söyleniyorsa bu beni endişelendirmiyor. Şunda hemfikirim: ne kadar ilerleme kaydedilirse edilsin, bu her zaman çok küçük bir ilerleme oluyor. İnsan, kendisinden en zengin olanı başlangıçta verir. Belki de tüm kariyeriniz boyunca sinemayla uğraşmaya değmeyeceğini bile söyleyebilirsiniz. Belki de yalnızca üç veya dört film çekmelisiniz ki bunlar bir şarkıcının veya şarkı yazarının ilk üç veya dört şarkısı gibi en zengin olanlar olsun. Ancak insan, bunu yapmaktan keyif aldığı için devam eder. Yine de, bazen filmlerimde zor konuları işlediğim oluyor.
Green Room (1978) gibi mi?
Evet, “başarılı film” yerine “başımın beladan kurtulduğu film” diye nitelediğim filmler var. Bunlar, oldukça da iyi çıkan filmler. Belki on yıl önce olsaydı bunun altından kalkamayacağımı, “bahsi kazanamayacağımı” söyleyebilirim. Adèle H [1975] örneği gibi. Bu, kazanılması gereken bir bahisti ve kazanıldı da. Ancak bu kadar az unsuru içeren bir filmi denemeden önce bu “işte” belirli bir deneyime ihtiyaç vardı. Ayrıca ilk film olarak Day for Night [1973]’ı da çekmenin mümkün olacağını düşünmüyorum. Tecrübe ve film sanatını bilmek gereklidir. Kişinin kariyerinin başında film sanatına dair bilgisi de tabii ki daha azdır. İlk film için samimiyet iyidir, ancak bence bir kişi kariyerini tamamen samimiyet üzerine inşa edemez. Ayrıca insanın biraz tekniğe, biraz beceriye ve elbette biraz da şansa ihtiyacı vardır. Şans olmadan hiçbir şey olmaz.
Yıllardır olduğu gibi hala bahisleri kazanma ihtiyacından bahsediyorsunuz.On dokuz yıl önce, ikinci filminiz Shoot the Pianist [1960] ile birçok risk aldınız. İngiltere’deki birçok insan, ticari bir fiyasko olmasına rağmen bu filmi en heyecan verici filminiz olarak görüyor. Çok az istisnayla, o zamandan beri neredeyse hiç risk almamış gibisiniz. Artık sağlam bir finansal dayanağınız var. Şu anda Love on the Run [1979]’da yaptığınız gibi, Antoine Doinel temalarına ve karakterlerine devam etmek yerine, yeni bir başlangıç riskini alabilir misiniz?
Sanırım Pianist’in çekiciliği şans unsurundan kaynaklanıyor ve bu aynı unsurdan Stolen Kisses [1968]’de de var. Bu iki filmin ortak noktaları, her iki durumda da neyin olacağını önceden tahmin etmenin imkânsız olması. Ve doğru, Doinel filmleri dışında, çekimlere başlamadan önce ne olması gerektiğini her zaman bilirim – en azından genel olarak. Tabii ki detaylardan bazıları üzerinde doğaçlama yapmak mümkündür, çünkü oyunculara güvenirim. Ancak Pianist’in çekimleri sırasında ana karakterin başına neler geleceğini veya bütün hikâyenin aslında ne hakkında olduğunu bilmemenin acısını yaşadım. Bu, gerçekten bir deneydi. Ve artık tamamen deneysel bir şeye tekrar girişmeye cesaretim kalmadığı doğru.
Toplumsal ve siyasi konularda çekingen mi kalıyorsunuz?
Evet, kısmen otobiyografik nedenlerden dolayı. Kendimi yüzde yüz Fransız hissetmiyorum ve kökenlerimle ilgili tam gerçeği bilmiyorum. Hiç oy kullanma kartı almaya çalışmadım, bu yüzden de oy kullanamıyorum. Oy kullanırsam, çok yapay bir eylem yapıyormuş gibi hissederim. Sanki rol yapıyormuşum gibi. Bu nedenle Fransa’ya hiçbir bağlılık hissetmiyorum ve son günlerimi başka bir ülkede geçirebilirim. Tıpkı vatanseverlik kavramının üzerimde hiçbir etkisi olmadığı gibi, insanlar bana dinlerini açıklamaya çalıştıklarında da şüpheci kalıyorum ve samimi olamayacaklarını hissediyorum. Ama bu çok saçma çünkü samimi olduklarını biliyorum. İnsanların inançlarını tam olarak anlayamıyorum. Benim dinim, sinemadır. Ben Charlie Chaplin’e falan inanıyorum.
Siyasete gelince, son on yıldır öneminin gerçekten abartıldığını ve aşırı değer biçildiğini düşünüyorum. Benim için siyaset, en basit anlamıyla ev işi yapmak demektir. Bu sabah toz alma vakti geldiyse, üzerine konuşmadan o toz alınır; kül tabaklarının boşaltılması gerekiyorsa boşaltılır. Ancak bu, günün en önemli görevi değildir. Gerekli bir şeydir, ancak eğer konuşmamızın veya günümüzün odağı haline gelirse, o zaman saçmalıktır. Aynısı siyaset için de geçerlidir.
Yani siyaset insanların hayatlarını ya da toplumun yapılarını değiştirmez mi?
Sadece çok yavaş bir şekilde. Ve ne kadar yavaş olursa, o kadar etkili olur. Değişiklikler olağanüstü şeyler değildir. Dahası, eğer 20 yıl sonra siyasi içerikli bir film, içinde çekildiği toplumun siyasi olmayan bir filmden daha net bir resmini sunacaksa, bu oldukça gerçek dışıdır. Bazı sofistike Hollywood komedileri, yıllar önce Amerika hakkında, belirli bir toplumsal suçlamayı kınamayı amaçlayan filmler kadar çok şey söylüyor. İçinde yaşadığımız toplumu yansıtmaya çalışmalıyız düşüncesi yanlıştır çünkü isteyerek ya da istemeyerek zaten bunu yaparız. Salvador Dalí ressamlara şu tavsiyeyi vermiştir: ‘modern’ olma konusunda endişelenmeyin çünkü maalesef ki, ne yaparsanız yapın zaten öyle olacaksınız.
Medya, filmlerine siyasi bir boyut, hatta yapay bir siyasi boyut katmaları için yönetmenlere büyük baskı yapıyor. Buna karşı koymak çok önemli. Film çekmek bir zevk olmalı, bir görev değil. Belirli bir kamuoyunun memnun etmek için film çekilmez. Kendi zevkiniz için ve izleyicinin de bu zevki sizinle paylaşması için film çekilir. Eğer film yapmak bir görev haline gelirse, başka bir şey yaparım.
François Truffaut
Röportaj: Don Allen, 1979
Çeviri: Gamze Kaşkaş

Yorum bırakın