
Çinli yönetmen Hu Bo’nun ilk ve tek filmi olan “An Elephant Sitting Still”, yönetmenin intiharının gölgesinde gösterildiği festivallerde övgüyle anılmış ve eleştirmenler tarafından 21. yüzyılın en iyi filmleri listesine alınmıştır. Filmin karamsar yapısı ve içinde barındırdığı karakter çözümlemeleri, filmi kariyerinin son dönemlerindeki bir yönetmenin sinemaya armağanı gibi hissettirir. Ancak bu eseri ortaya çıkaran sanatsal akıl, sadece 28 yaşındaki genç bir sinemacıya aittir. Bu sanatsal akıl, dünyaya ve özellikle insanlara karşı içinde barındırdığı kırgın bir kalbi, sinema hikayeciliği özelinde görsele yansıtabilmiştir. Bu sebeple film, yönetmenin ölüm kararı vermeden önceki tek cümlelik bir intihar notu olarak da algılanabilir.
Çin’in şaşaalı şehirlerinin arkasındaki bir gettoya açılan film, ilk dakikasından itibaren kasvetli ortamlarda yavaşça süzüleceğimizi bize hissettirir. Bu hisle birlikte ortaya çıkan karanlık mavi tonlar, izleyiciyi esir alır. Film, “Yu Cheng” karakterini bize tanıtarak başlar. Yu Cheng, büyüdüğü gettonun mafyatik abisi, adeta bir baronu gibidir. Bu baron, en yakın arkadaşının karısıyla yatmıştır. Bu mizansenin gerçekleştiği gecenin sabahında, karakterimizi bir iç hesaplaşmanın içinde bulur ve tanımaya başlarız. Kamera kullanımı karakter odaklı ilerlediği için Yu Cheng’in sigarasından aldığı dumanla beraber adeta içine döktüğü gözyaşlarına tanık oluruz. En yakın arkadaşı evi basıp aldatıldığını anlayarak kendini balkondan attığında, yönetmen basit bir mizansenle Yu Cheng’in hayatta yalnızca bir izleyici olduğunu gösterir; biz de izlediğimiz filmin tonunu sezmeye başlarız. Dört saatlik filmin açılışından kısa bir süre sonra, film bize diğer Yu Cheng’leri (karakterleri) tanıtmaya başlar. İkinci ana karakterimiz “Wei Bu”, liseye giden ve gittiği lisede Yu Cheng’in küçük kardeşi tarafından zorbalığa uğrayan bir karakter olarak karşımıza çıkar. Wei Bu, en yakın arkadaşının iftiraya uğrayıp! telefon hırsızlığıyla suçlandığı dedikodular arasında nefes almaya çalışan bir karakterdir. Yönetmenin film boyunca görülen yüzlerde hissettirmek istediği “beslenebilecek bir umut yok” düşüncesini, Wei Bu’nun mimiksizliğinde hisseder ve yaşarız. Wei Bu’nun âşık olduğu kız olan “Huang Ling” ise okuldaki müdür yardımcısıyla ilişkisi olan bir karakter olarak izleyiciye sunulur. Aynı binada yaşayan ve diğer ana karakterimiz olan “Wang Jin” oğlu tarafından huzurevine gönderilmek istenen biri olarak karşımıza çıkar. Bu dört ana karakter yavaş yavaş görselde boyanmaya başlandığında, derinlikli karakter yazımının bir filmin en önemli parçası olduğunu bir sinema öğrencisi gibi öğrenmeye başlarız. Aynı apartman, birbirini az çok tanıyan dört ana karakter ve aynı his: Dünya boş bir arazidir.
Filmin dört saatlik süresi, karakterleri tanımak için bize yeterince zaman verir. Başlangıç hikayeleri yukarıda anlatılan karakterlerin gittikçe çetrefilleşen ve iç içe geçen öyküleri, bir sihirbazın belli etmeden elindeki yumurtayı yok etmesi misali izleyiciyi şaşırtır ve sakinleştirir. Hayatın sıradanlığı içinde sıradan olmak için doğmuş karakterler, hayatta kalmak adına sıradan olmamayı denerler. Yıkılacak bir okulun müdür yardımcısının belli belirsiz görülen ağzından gelen ses “Sizler mezun olduğunuzda sokaklarda yemek satacaksınız” olur. İşte bu okulun öğrencisi olan Wei Bu, umut ile umutsuzluğun savaşmaktan bıktığı son anın tasviri gibi sunulur. Başta az çok gülebilen ve gökyüzüne bakabilen biri olan Wei Bu, film ilerledikçe okulda zorbalığa uğradığı kötü karakterin abisi Yu Cheng’e dönüşür; gettonun sokaklarında Yu Cheng’den ve yaşadığı yerden kaçmaya çalışsa da sonunda kendi gelecekteki halinin, yani Yu Cheng’in gölgesiyle yüzleşeceğinin farkına varır. Bu süreçte çocuksu umudunun pınarı Huang Ling’dir. Annesiyle evde geçinemeyen ve evden kaçmak için çözüm yolu olarak müdür yardımcısıyla yatmaya başlayan Huang Ling, olgun yüzünün altında her an intihara gebe bir ip saklamaktadır. Olgunluğunun getirdiği masumca bir burun kıvırışla Wei Bu’nun “Gel gidelim buralardan”, teklifini düşünmeye bile yeltenmez. Umutsuz bir dünyada “gitmek” denen şeyin dönüp durmaktan başka bir şey olmadığının farkında gibi davranır ve içten içe annesine karşı hissettiği aşkı kusmaya çalışır. Wei Bu’nun düşmanı kötü karakterin abisi olan Yu Cheng ise Karamazov Kardeşler’in ortancası İvan’ın günümüzdeki bir yansımasıdır. “Dünya sadece iğrenç” derken en yakın arkadaşına yaptığı kötülüğün ağırlığı altında ezilmemek için suçunu, kendince günah saydığı şeyi birilerine atmaya çalışır. Âşık olduğu kız tarafından reddedildiği için en yakın arkadaşının karısıyla yattığı yanılsaması içinde bağırırken, kendisine olan inançsızlığı içtiği sigaranın küllerinde bir bir kameraya yansır. Âşık olduğu kıza, “Sen buraya aitsin, olmadığın kişilerin hayatını yaşamaya devam edemezsin” derken bile gözlerinde okunan nefret hissi bir mimiğe dönüşmez, dönüşemez. Huzurevine gönderilmek istenen Wang Jin, kendi hikayesi bağlamında en umutlu karakter olarak mizansene dökülür. Torununu çok seven ve onun için her şeyi yapabileceğine inanan bu karakter, ölümün kapısını doğal yollarla çalmayacağını düşündüğü için mutsuzdur ve belki de intihar edemediği için kendince yarattığı bir ağıtın içindedir. Bu ağıtın içinde yaşadığı yılların boşa geçmişliği ve içine atmaya kıyamadığı sevgi kırıntıları vardır. Yönetmen, Wang Jin karakteriyle son kez kendine “Belki de nefes almak değerlidir” demektedir. Wang Jin, artık kabullenmiş bir şekilde yeni yaşayacağı yere, huzurevine gittiğinde bir “Sátántangó” anı yaşarız. Béla Tarr sineması, başka bir elde tekrar vücut bulur. Kamera tek tek odaları gezer ve “Bu nefesi neden alıyorum?” dercesine boşluğa bakan yaşlı insanları bize gösterir. Sátántangó filminin bahsedilen sekansının acımasızlığını, bu filmde yönetmen bakışlarla verir. Yemeksizlikten bir deri bir kemik kalmış bir vücut görmeyiz ancak kokuşmuş yatakların üstünde oturan boş gözler, adeta bir kemik yığını gibi izleyiciye sunulur.
Hu Bo, 28 yaşın getirdiği heyecanın hiçbir zerresini filme yansıtmaz, yansıtmamayı başarır. Hayatın olgun tarafını genç yaşta görmüş bir yönetmen edasıyla karakterleri allayıp pullamaz. Bu durum, izleyiciyi filmin hemen başından itibaren derin bir umutsuzluk gerçeğine iter. Bu umutsuzluk gerçeği, sinemanın görsel büyüsü ile derinleşir. Yeni inşa edilecek bir şehrin gölgesinde, eskinin kalıntısı olan karakterler yönetmenin elinde çürümeye bırakılır ve yavaşça çürür. Mavinin karanlık tonlarında yüzen film, “Bu kare neden böyle çekilmiş?” veya “Sesler fazlasıyla sorunlu” gibi teknik detayları bir saniye bile düşündürtmez; çünkü önemli olan hikayedir ve hikâye her şeyiyle akıp gitmektedir.

Sinemanın bir intihar notuna dönüştüğü bu film, yaşamın boğucu döngüselliğini bir tokat gibi yüzümüze çarparken, en karanlık anda bile umudun ne kadar vazgeçilmez olduğunu fısıldar. Parçalanmış hayatların ortasında, tüm karakterler için tek bir kaçış rotası belirir: gitmek ve uzak bir şehirdeki sirkte, öylece oturan o efsanevi fili görmek. Bu fil, aslında somut bir varlıktan çok, anlamsızlığın ortasında bir anlam arayışının istiaresidir. Amaçsızlık içinde savrulan insan, yeri geldiğinde sadece durmak ve o duruşun sessizliğinde yeni bir başlangıç ihtimalini arar. Film, bu efsanevi filin peşine düşen karakterlerin her birinin, kendi kişisel boşluklarını doldurma çabalarını, umutsuzluklarını ve belki de en önemlisi, bu arayışın kendisinin bir anlam ifade edip etmediğini sorgular. Filin varlığı, bir yandan ulaşılması gereken bir hedefi temsil ederken, diğer yandan da bu hedefe ulaşmanın getireceği tatminin geçiciliğini veya hiç gelmeyebileceğini ima eder. Öylesine oturan bir fili görmek, varoluşun ağırlığı altında ezilen birine nefes olabilir mi? Film bu soruyu ulaşılmak istenen filin bağırışıyla izleyiciye emanet ederken, yönetmenin kendi hayatıyla verdiği cevap, bu umudun herkes için yeterli olmadığını trajik bir şekilde gösterir. Ve geriye, öylece oturan filin suskunluğunda yankılanan insanın kendi varoluş sorusu kalır.
Halil Can Akbulut

Yorum bırakın