Bu Sinema

Oranın sinemasının yaratıcısı Federico Fellini’nin “La Dolce Vita’sı” (1960), sanat olarak sinemanın bir cümlelik özeti halinde dünya sinema tarihi sözlüğüne sunulmuş bir film olarak karşımıza çıkmaktadır. Fellini ismi genellikle beyinlerimize bir “bulantı” olarak kodlanan yönetmenlerdendir. Bu bulantının içinde her bir sonraki karenin merakından gelen küçük bir gözyaşı ve ona eşlik eden büyük bir kalp çarpıntısı vardır. İtalyan sinemasının temelleri yıkılmaz bir şekilde gerçekçiliğe dayanan halini artık kim izlemek ister ki diyen bir Fellini portresinin yansıması olan “La Dolce Vita”, yeni bir sinema çağının belki de başlangıç filmi olmuştur.

Fellini tıpkı diğer sanatçılar gibi insanı anlatır ve “La Dolce Vita” filmi de tastamam bir insan hikâyesidir. Ana karakterimiz Marcello, Roma şehrinin insan haline bürünmüş yakışıklığında oradan oraya gezen bir gazeteci figürüdür. Tarihin tarih tanımını aldığı sokaklarda dolaşırken görüntüsü Bernini tarafından yontulmuş bir mermeri andırır derecede çekicidir. Ana karakterimiz görselde ilk kez belirdiği anda bir Fellini filmi izleyeceğimizi hemen anlar ve sonraki kare için küçük bir gözyaşı dökmeye başlarız. Marcello, ışıkların altındaki süslü Roma’ya İtalya’nın Anadolu’sundan gelmiş bir karakter olarak tanıtılır bizlere. Geçmiş, günlerinin babasız geçtiği ve annesinin bu sebepten dolayı sürekli ağladığı saniyelerle örülüdür. Bölük pörçük bir çocukluğun kocaman bir balon misali şiştiği yıllarını patlatıp elindeki yalnız bir bavul ile Roma’ya göçen bir karakterdir Marcello. Bu giriş hikâyesi ne kadar İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin temellerini taşısa da Ladri di biciclette (Bisiklet Hırsızları) ya da Il Posto (İş) filmi havası kokmaz bu anlatıda. Çünkü Marcello geçmişini hissettirmeden şimdisini yaşayarak kendini tanıtır bize. Yaşanan şimdi ise izleyen olarak bizlere Marcello’nun uzun bir tezkiresini sunar: Marcello’nun nişanlısını tanırız bir intihar sahnesiyle… Marcello’nun gece aşklarına misafir oluruz Anita Ekberg’le ve Marcello’nun röntgenini çekmeye başlarız onu sırtında taşıyan diğerleriyle. Bu röntgen bizlere 60’lar İtalya’sının savaş sonrası zenginlerini gösterir. Mutluluk denen şeyi yaşamak için doğmuş karakterleri bir bir görmeye başlarız bu siyah-beyaz anlatı yığınında. Görünürde herkes mutlu ve yaşam denen şeyin ne olduğunu çözmüşçesine tatminkârdır. Çoğu, yalnızlığın ne demek olduğunu bulabilmek için sözlüğe bakma ihtiyacı duyan karakterler olarak süslenir Fellini tarafından seyirciye. Film, seyircisine bu ütopik dünyayı sunarken, “geçen dakikaların şanssızlarısınız” diyerek karanlık kırmızı koltuklara bir ayna da tutmaya çalışır. Fellini ise avını avlamak için son saniyeye kadar bekleyebilen bir yönetmen sabrıyla sinsice gülmektedir izleyenine: Hiçbir şey göründüğü gibi değil, hiçbir şey…

Geçip giden çocukluğun özlemiyle zor olandan kaçan bir karakterdir Marcello. Yakışıklılığının farkında bir şekilde bağlanmak istemez hiçbir zaman Emma’ya. Emma ise sevdiği için intihar edebilecek bir melankolidedir. Farkında olamadığı şey ise Marcello’yu tam da bu haliyle sevdiğidir. İki eski dost gibi sürekli kavga ederler. Emma için bu kavgaların içinde mutlu bir gelecek hayali vardır. Bu mutlu geleceğin tek kahramanı ise Marcello olmalıdır. Karakterimizin korkaklığı burada ilk düğümünü yer. Bilmemektedir geleceği ve bu yüzden güvenememektedir kendine. O, eğlence debdebesinin içinde güzel vücutlarla kıvrılmak ve sürekli kaçmak istemektedir hayattan. Babası bir iş görüşmesi için Roma’ya geldiğinde hayırsız bir evlat olduğunu öğreniriz Marcello’nun. Annesine ve babasına belki de yıllardır yazmayan bu karakter, annesinin ona yazdığı mektubunu bitirmeye bile yeltenmez. Çünkü onun için ışıklar sönmemelidir ve eğlence sürekli devam etmelidir. Marcello’nun hayat çarkı kendi elinde değildir. Bu çark boş bir asfalt yolda kaderin kötücül bir şeytanı tarafından sürekli döndürülmektedir. Marcello’nun tek seçeneği ise bu duruma itaat etmek zorunda olduğudur. Babasını yıllar sonra gördüğünde ona karşı hissettiği solucanvari sevgi bakışları hızlıca kaybolup gider. O, Roma’ya âşıktır ve geçmişin onu tekrar alıp götürmesinden korkmaktadır. Roma’ya âşık olan bir karakter kadınlara âşık olmasında ne yapsın! Fellini filmlerinde gördüğümüz biblo kadınların tanrısı olma görevi bu filmde Marcello karakterine bahşedilmiştir. Roma şehri güzel kadınların yüzü suyu hürmetine ayakta kalmaktadır ve Marcello bu kadınları besleyen bir tanrı olarak görmektedir kendini. Bir film çekimi için Roma’ya gelen ünlü Hollywood oyuncusu Sylvia (Anita Ekberg), Marcello için yeni bir beslenme pınarı olur. Ona her baktığında Roma’nın sokaklarına baktığında hissettiği aşkı görürüz ve sinsice güleriz. Ünlü “Trevi Çeşmesi” sahnesinde bir hayale daldıklarında Marcello’nun aklında sadece Sylvia’yı öpmek vardır ama o çeşme, tarihinin ağırlığını Marcello gibi korkak bir karakterle kirletmez, kirletemez. Gazetecimizin her girdiği olayda yanında sinek sürüsü misali toplanan paparaziler, Marcello’nun düşüncelerinin birer yansıması olarak görsele dökülür. Her şeyi çözdüğü düşünülen paranın yalnızlığının ateşinde hiçbir şeyin çözülmediğinin merasimi gerçekleşirken Fellini’nin kamerası ürkek bir kadın gibi sürekli titrer. Steiner karakteri ise bu ürkek titreyişin en üzücü halkasını oluşturur. Marcello’nun içten içe özendiği ve belki de “gelecek hayatım böyle olur” dediği yaşamın öznesidir Steiner. Güzel bir eş ve tatlı mı tatlı çocuklarla bezeli bir hayatı kim istemez ki? Marcello, bu mutlu burjuva ailesini bir misafirlikte ağır ağır incelediğinde Steiner’ı kıskanmamak için sürekli gülümsemek zorunda kalır. “Beni buraya sürekli çağır, Steiner!” derken bile bu gülücük bir ağıta dönüşmez. Fellini ise Steiner için farklı bir sonu çoktan hazırlamıştır. Steiner, Fellini’nin ellerinde ne olacağından habersiz mutluca çocuklarını öperken Marcello, yaşamak denen şeyin ne olduğunu hâlâ bilmediğini sanmaktadır.

Filmin en can alıcı sahnelerinden birisi olan “Meryem Ana Ağacı” sahnesi, Fellini sinemasının avına doğru ateş ettiği en önemli sahnelerden birisi olarak akıllara kazınmıştır. Roma yakınlarında bir tarlada Meryem Ana’nın bir ağacın üzerinde belirdiğini bildiren iki küçük çocuk bu sekansın baş kahramanlarıdır. Bu haberi alan tüm Roma olay yerine akın eder. İnsanların mucizeye tanıklık etmek isteğinin bir sonucu olarak bir mahşeri cümbüş içine düşen karakterlerimiz, insan denen şeyin ne olduğunu ilk defa hissediyormuşçasına yağan yağmurun altında tüm keşmekeşi izlerler. Roma tüm tarihiyle geçmişini istiyordur. O kutsal geçmişinin maneviyatına tekrar kavuşmak isteyen Roma’nın Roma’lı askerleri bir bir yağmurun altında Meryem anasız ağaca saldırırken Marcello, hiçbir şeye inanamamanın kıskançlığı içerisinde kaçıyor ve güzel bir kadın arıyordur. Belki de inanmak gerek diyen bir Fellini sahnesinde Marcello, yalnızlığı yağmurun sesiyle gidermeye çalışıyordur.

Fellini’nin sineması, “tatlı hayat”ın aslında bir yanılsamadan ibaret olduğunu usulca bağırır izleyicisine. Marcello, film boyunca hem Roma’ya hem de kendine yabancılaşırken, Fellini de bu yabancılaşmayı insanlığın ortak aynasına dönüştürür. Hayatın içindeki bütün ihtişam, ışıklar, kadınlar ve eğlenceler birer kabuk gibidir; altındaysa yalnız, kararsız ve kaybolmuş bir ruh yatar. Marcello bu kabuğun ardına bakmak yerine, parıltının içinde kaybolmayı seçer. Çünkü parıltı, gerçeği görmekten daha az acı verir. Onu çevreleyen gürültü, sessizliğin içinden duyulan hakikatten daha güvenlidir. Bu yüzden Marcello ne babasına sarılabilir, ne Emma’ya bağlanabilir, ne de Steiner’ın trajedisinden bir ders çıkarabilir. Her seferinde bir ışığın arkasına, bir kalabalığın içine ya da bir kadının tenine saklanır. Filmin sonunda sahildeki genç kızın ona uzattığı eli görememesi, belki de Fellini’nin sinema tarihine bıraktığı en güçlü imgelerden biridir: Kurtuluşu fark edemeyen insanın trajedisi. O el, Marcello’nun kaybettiği masumiyetin, çocukluğunun ve belki de hiç yaşayamadığı bir iç huzurun simgesidir. Ancak Marcello artık o dili anlamaz; gülümsemeye çalışır ama gülümsemesi anlamını yitirmiştir. Fellini burada sinemasal bir dilin zirvesine çıkar ve kelimelerle değil, bir bakışın çaresizliğiyle anlatır her şeyi.  

“La Dolce Vita”, yalnızca tatlı bir hayatın değil, tatlı bir çöküşün de filmidir. Fellini, Marcello’nun gözlerinde bize şunu hatırlatır: Hayatı anlamak bazen onu kaybetmeyi göze alabilmektir. Belki de tatlı hayatın özü, o sahildeki kızın yüzündeki saflıkla, Roma’nın sabaha karışan ışıkları arasında, bir anlığına beliren o sessizliktedir. Çünkü Fellini’nin sinemasında mutluluk asla ulaşılacak bir yer değildir; sadece kısa bir yankı, bir rüya kırıntısıdır. Ve “La Dolce Vita”, o yankının içinde kaybolmayı seçenlerin filmidir.


Halil Can Akbulut


Posted

in

by

Comments

Yorum bırakın