
Sait Faik Abasıyanık’ın hikâyeleri geçmişin karanlığından fırlayan küçük birer ışık huzmesi gibidir. Bu ışık huzmesi, “olmuş olanın” pastel renginde bir resmi olarak okuyana iletildiğinde, harflerin dansı anbean hissedilir. Bu resim bazen karanlık, bazen aydınlık, bazen de ikisinin aynı anda var olduğu bir yerdedir. Bu hikâyeleri her okuduğumuzda gözlerimizin önünde bir görüntü belirir ve içimizden “Evet, galiba oradaydım” deriz. Yaşanmışı yaşanmış gibi anlatan nadir yazarlardan biri olan Sait Faik, Müthiş Bir Tren adlı hikâyesinde bu kez bizi yaşanmışlığından emin olunamayan bir atmosfere sokar.
Harflerin bilinmez bir karanlıkta görülmeye çalışıldığı cümlelerle başlayan bu hikâye için “Neden bir filme dönüştürülür ki?” sorusu zihnimizi kurcalayabilir. Metin Erksan, Kieslowski’nin Dekalog’larından yıllar önce TRT için çektiği edebiyat uyarlamalarıyla bu “neden” sorusuna bir cevap arar gibidir. Erksan’ın hayatı, tıpkı Müthiş Bir Tren’deki ana karakter gibi bir arayışın hayatıdır. Hikâyede ve filmde treni bekleyen karakter, bir şeylerin olacağının bilinciyle düşsel bir atmosferde debelenirken; Erksan da bu düş hâlini kendi sanatının merkezine yerleştirir. “Sanatçı düşlerinin esiridir!” cümlesinin vücut bulmuş hâlidir bu karakter. Türk sinema tarihinin belki de en tartışmalı filmlerini çekerken, yaratıcı gücünün hep farkında ve bilincindedir Erksan. Müthiş Bir Tren projesi de bu yüzden, belki de Erksan’ı ve sinemasını en iyi anlatan filmlerden biridir. Ana karakterimizin Erksan olduğu bir film Erksan’ı anlatmasın da ne yapsın?

Düşler bu filmin, tıpkı hikâyede olduğu gibi, her yerindedir. Erksan bu hissi yaratabilmek için seçtiği yüzlerde, Çetin Tunca’nın kamerasını adeta bir jonglör ustalığıyla kullanır ve izleyeni bir düşün içine sokmayı başarır. Geçmişinden parçaları bir bir gören ve bu görme hâlinde bile pes etmeyen karakterin yazımı, kitapla büyük ölçüde paraleldir. Zaten Erksan metne fazlaca dokunmaz; onu görselle, kendi zihnindeki o deli dünya ile buluşturur. Bu dünyada sinemanın görme yetisini sürekli hatırlatan bir öğretmen tavrı vardır. O meşhur “tanrı-kral” söylemindeki tanrı olma arzusunu taşıyan genç yönetmen heyecanı bu filmde de hissedilir. Oysa bu film Erksan’ın son dönem işlerinden biridir. Sinemaya küsmesine belki üç, belki beş yıl kalmıştır. Sait Faik’in Müthiş Bir Tren’ini o dönemde çekmesi, Erksan’ın sinemayla ilişkisinin sonuna yaklaştığının bir habercisidir. Bölük pörçük övgüler arasında sinema yapmaya çalışan ve yaptığı sinemayı adeta savaşır gibi perdeye koyan bir yönetmenin, bu hikâyeyle birlikte kendi geçmişine dönüp baktığını hissederiz. Bu yüzden Müthiş Bir Tren, Erksan’ın kendi sinemasına görsel bir yakarışı gibidir. Bu yakarış, anlaşılamamanın ağırlığını taşıyan bir düşün adamının sinema sevgisiyle bezenmiş hâlidir. Erksan yalnızdır ve Müthiş Bir Tren, bütün müthişliğinin içinde yalnız bir adam taşır.
Henüz 23 yaşında ilk uzun metrajını çeken Erksan, kırkı aşkın filminde kendisinden bir yansıma saklamıştır. Deli saçması fikirlerinde bile hissedilen sinema sevgisi, onu yalnızca bir kültür adamı olmaktan çıkarıp başka bir yere yerleştirir. Fakat bu durum, Türk sinemasının asi yönetmenine çoğu zaman korkuyla ve bıyık altı gülümsemelerle yaklaşılmasına neden olur. Müthiş Bir Tren, bu hâletiruhiyedeki bir sinemacının vasiyeti gibi okunabilir. Çoğu filmini eksik bulan ve bunun sebebini sinemamızın maddi yetersizliklerine bağlayan Erksan, bu filmde gösterdiği her ölü karakterle, yapmak isteyip yapamadığı fikirlerin gölgesini sinsice dolaştırır. Uzun tren koridorlarında koşturulan Sait Faik’in karakteri, sanki koşmaktan yorulmuş ama yine de duramayan bir umutsuzlukla yansır bize. Neyin içinde ve neyin yalnızlığını yaşadığını tam bilmeden; ölmüş eşini, oğlunu, babasını, arkadaşını gören bu ruhani figür, şaşkınlık göstermeden, yaşadığı durumun ağırlığı içinde ölümü bekler. Erksan, seksenlerin başında kimsenin ilgilenmediği Preveze Öncesi dizisini çektikten sonra sinemadan uzaklaşır. Söyleşilerinde defalarca bahsettiği onlarca senaryosu olan bir yönetmenin, en olgun döneminde sinema yerine Türk-Yunan ilişkileri üzerine yazılar yazması tesadüf müdür? Neden sinema yapmayı bıraktığını hiçbir zaman net bir cümleye sığdırmaz. Tıpkı Müthiş Bir Tren’deki o bilinmezlik yağmuru gibi, bu mesele de bir sisin içinde kaybolur.
Belki de Erksan sinemaya küsmedi. Belki de sinema ona küstü. Ya da daha doğrusu, Erksan’ın düşleri bu ülkenin gerçekliğine fazla geldi. Müthiş Bir Tren işte tam bu yerde durur: Bir trenin gelip gelmeyeceğinden emin olmayan bir adamın bekleyişi gibi, bir yönetmenin sinemayla arasındaki son bekleyişidir. Tren gelir mi, gelmez mi bilmeyiz. Ama bekleyişin kendisi, başlı başına bir sinema hâlidir.
Ve Erksan, o bekleyişin içindeki yalnız adamdır.

Yorum bırakın