Doğan Her Güneş İçin Özgür Filistin

“Filistin ve halkı, bir fikir, bir anı ve çoğunlukla gömülü ya da görünmez bir gerçeklik olarak ortadan kaybolmadı.” Edward Said

7 Ekim 2023 cumartesi günü Filistin Kurtuluş Örgütü ve İslami Direniş Harekatı Hamas, İsrail’e yönelik harekatın parçası olarak Gazze Şeridi ile sınır çitine yakın bir İsrail moşavı olan Netiv HaAsara’ya saldırdı. Düzenlenen bu saldırı, Hamas tarafından belki de İsrail’e karşı şimdiye kadar gerçekleştirilmiş en büyük tehdit oldu. Sürecin öncesindeki İsrail’in on yıllardır süren düzenli saldırısı ile beraber 7 Ekim tarihinden itibaren kısa süreli ateşkesler dışında İsrail’in Filistin’e yönelik soykırımı ise sürmekte. Soykırımın başlangıç tarihinden beri muhtemelen en şiddetli İsrail saldırılarını tüm dünya ile beraber sadece izliyoruz. Fakat bir yandan da seneler sonra Avrupa ve Amerika’daki soykırım karşıtı seslerin yükseldiği bir sürecin de içerisindeyiz. Avrupa’nın çeşitli bölgelerindeki İsrail karşıtı eylemler, Amerika’da özellikle üniversitelerin kendi içerisinde düzenlediği eylemler, ülkemizde hükümetin İsrail ile olan ticari faaliyetlerine yönelik eylemler ve hatta İsrail’in kendi halkının başkentte zalim iktidarına karşı yaptığı eylemler ve daha fazlası… Tüm bunlar elbette Filistin’deki soykırımı sonlandırmaya aylardır yetemiyor. Yine de medya aracılığıyla Filistin’den soykırıma dair dünyanın diğer bölgelerindeki insanlara ulaşan vahşet görüntüleri, eskisi gibi Filistin dışındaki dünyayı bilinmez ve soykırımdan habersiz bırakmıyor. Bu durumun, hem medyanın hem de görüntüsel tüm ağların ve hatta sanatın bir parçası olması ise elbette kaçınılmaz. Bu sebeple senelerdir siyonist güçlerin kendi yararlarına kullandıkları kapitalist medya, kısmen demokratikleşmesi ve herkese ulaşması ile beraber zalimlerin ve soykırımcı güçlerin bir nevi elinde patlıyor. Hem medyanın olumlu gücü sayesinde soykırıma dair olabildiğince gerçek haberler alınabiliyor, hem de sinema aracılığıyla orada yaşanan, orada kalmıyor. Bu noktada sinema, güncel dünyaya yeni bir gerçeklik kapısı aralıyor. Varlığından haberdar olunan bir gerçekliğe yeni bir gerçeklik katmanı sağlıyor. Bu şekilde aslında yaşandığını bildiğimiz birçok mesele, sinema perdesi aracılığıyla bizi kendine muhatap kılınca, zihnimizin bir kenarında olan ama gündelik uğraşlar sırasında kolaylıkla unutabildiğimiz şeyler, filmler sayesinde ulaştığımız bu yeni gerçeklik boyutuyla, insan zihninin dış dünyadan etkilenmeyerek hatırlamak zorunda kalacağı sebepler silsilesi üretmesine vesile oluyor.

Bu yaşanılan soykırım sürecinden orada kalmayan ve sinemaya taşınan örneklerden biri de İsrailli yönetmen/gazeteci Yuval Abraham, Filistinli hukukçu/gazeteci/yönetmen Basel Adra ve Filistinli fotoğrafçı/yönetmen Hamdan Ballal’ın bir arada ortaya çıkardığı belgesel “No Other Land”. Film, saldırıların başından beri İsrail’in soykırımına yönelik desteğini açıklayan Almanya Hükümetinin ve Kültür Bakanlığı’nın desteğiyle düzenlenen 74. Berlinale’de gösterildi. Documentary Form’da izleyici ile buluşan film Berlinale Documentary ödülünü kazandı. Ödül aldıktan sonra yaptıkları konuşma sebebiyle Yuval Abraham, ödül töreni ile beraber devam eden süreçte hem siyonist güçlerin medyası tarafından hem de bir grup sözde sanatçının imza kampanyaları aracılığıyla antisemitist ilan edildi ve günlerce kendi vatanı İsrail’deki ve dünyanın çeşitli bölgelerindeki soykırım destekçisi Yahudi’lerden tehditler aldı. Ardından festivalin direktörü “festivale siyaset bulaştırmayalım” minvalinde altı boş bir açıklama yapmak zorunda kaldı. Daha sonrasında tehditler almaya devam eden filmin yönetmenleri ise şimdilerde mücadelelerini sürdürüyor ve katliamı sosyal medyaları ve blogları aracılığıyla insanlara duyurmaya devam ediyorlar. Filmdeki çekimlerin ve olayların tamamı 7 Ekim saldırılarından çok daha öncesine ait fakat filmin çıkış ve ilk gösterimlerinin tarihi, saldırıların belki de en şiddetli dönemine denk geldiği için festivalde konunun ana gündem olabilmesi açısından zamanlama konusunda fazlasıyla ideal bir vakit bile denebilir. Festival, her ne kadar tepkilere kulak asmayarak süreç boyunca soykırım karşıtı bir açıklama yapmaktan geri dursa da aslında filmi göstererek, ödül vererek ve yıllardır Filistin’in kutlu mücadelesi için çabalayan bu insanları o devasa kürsüde, binlerce insanın karşısında konuşma yapmasına imkan sağlayarak belki de hiç beklemedikleri bir etkinin kapısını aralamış oldular. Çünkü filmdeki bir örnek de bu durumun çok güzel bir karşılığı olarak karşımıza çıkıyor. İsrail’den gelen ve bölgedeki sivil halkın yaşamasına izin vermeyen İsrail’in zulmünü dünyaya duyurmaya çalışan Yuval’ın günler boyunca yaptığı haberlerden hiçbir karşılık alamaması sonucu Filistinli Basel’e “sanki hiçbir şeye çare olamıyor, yaptıklarımızın hiçbir işe yaramadığını hissediyorum” demesi ile Basel’in Yuval’a “daha yeni geldin ve bu onlarca yıllık bitmeyen meseleyi bir haftada durdurabileceğini mi sandın” demesi bu durum için ve oradaki insanların en büyük temel ihtiyaçlarından biri olan yaşadıklarını dışarıya duyurabilme ihtiyacı için en anlamlı göstergelerinden biri oluyor. Zira yıllardır seslerini duyurabilmek adına Basel ve süreç boyunca onunla beraber olan Yuval’ın yaşadıkları bölgedeki Masafer Yatta halkı ve Filistin’deki tüm insanlar kendi kutlu mücadelelerinden yorulmaksızın çabalıyorlar. Hem de bu mücadele, bu haykırma arzusu burada olduğu gibi bir filme konu oluyor ve ortaya bir sanat eseri çıkmasına sebep veriyor. Filistinli sanatçı/yönetmen Kamal Aljafari’nin de dediği gibi: “Artık ülkesi olmayan bir insan için yazmak yaşanacak bir yer haline gelir. Bir Filistinli için ise sinema bir ülkedir.”

Film, son olarak İstanbul Film Festivali’nde gösterildi ve ben de Berlin’deki bu süreç sonrası filmi izleyebildim. Habercilik usulü bir belgesel kayıtla beraber birçok görüntünün el kamerasıyla çekildiği, bölgede sabit bir kamera çekimine imkan veremeyecek derecede askeri şiddetin yüksek seviyelerde olmasından dolayı titreyen ve kimi zaman yere düşüp yerden kaldırılan kamera kaydından alınan görüntülerden oluşan ve asla  kurgusal hiçbir âna izin vermeyen film, sinematografik ve sinemasal haz anlamında elbette estetik açıdan çok da bir şey vadetmiyor. Bu şekilde film ise tam bir saf gerçeklik filmini ve sade bir teknik kurgu yapısını izleyiciye sunuyor. Zira senelerdir üzerine tartışılan neye film neye belgesel denir karmaşasının çok dışında bir durum söz konusu. Albert Serra’nın bu konuda “Bir belgesel ancak biz izleyici olarak ne kadarının kurgu, ne kadarının gerçek olduğunu anlayamıyorsak iyidir” tanımını ne kadar sevsem de bu filmdeki tanımlanamaz gerçeklik, yani o saf mevcudiyet, yaşanan bunca şey ile karşı karşıya kalmışken filmi bir kalıba sokmanın da ne kadar gereksiz bir ayrıntı olduğunu bana hatırlatıyor. Çünkü kamera Yuval ve Basel’in elinde ama onlar filmin görüntü yönetmeni değil, filmin ta kendisi. Onlar orada, filme dışarıdan hiçbir şey getirmiyorlar ve var olan haliyle her şeyi ortaya seriyorlar. Elinde kamera ile İsrail askerine bağırıyorlar, bir yandan filmi çekiyor, bir yandan hayatını kolluyor ve oradaki insanların yaşam mücadelesine destek oluyorlar. Ellerindeki kamera, sıradan bir çekim aleti olmaktan sıyrılıyor. Kamera, Masafer Yatta sınırları içerisinde onlar için bir savunma mekanizması. Genel olarak gizli çekim kayıtları, filmin çekildiği ve Basel’in hayatını sürdürdüğü bölge olan Masafer Yatta’daki insanların yaşam mücadelesi, direniş, İsrail askeri ve yerleşimcilerin Filistin halkına yönelik zalim tavrı ve aslında Gazze’deki sadece küçük bir bölgenin nelerle yaşamak zorunda kaldığını ve bütüne bakınca nasıl acımasız bir tablo ile karşı karşıya olduğumuzu örnekleyen bir film ile muhatap oluyoruz. 

Basel’in yaşadığı bölge olan Masafer Yatta, Batı Şeria’da bulunuyor ve bölgenin isim kökeni Yatta’da seyahat edilen mesafe anlamından türetiliyor. Yerel halk ise o bölgede hiçbir şeyin yaşayamayacağı/yeşeremeyeği düşüncesi doğrultusunda kelime kökeninin “hiçbir şey” anlamına geldiğine inanıyor. Bölgede Basel’in yaşadığı ile beraber toplamda 8 köy bulunuyor ve İsrail mahkemelerin izansız kararı ile yaklaşık 5 yıldır köyler yavaş yavaş İsrail’in o bölgeyi askeri çalışma/geliştirme kampı yapma isteği doğrultusunda İsrail ordusu tarafından boşaltılıyor. Burada yıllardır merkezden koparılıp ücra bölgelere yerleştirilen Filistin halkı yaşamakla cebelleşiyor ve fakat bu mahkeme kararı ile beraber bölgeyi rahatsız eden askerler, kendi uydurdukları resmiyet ışığında halkın üzerinde senelerdir süren işkence yöntemlerini kullanıyorlar. Her gün veya üç beş günde bir askerler, vinç ve yıkım araçları ile köylere giriyor ve her seferinde sadece bir ev, bir ahır veya bir yerleşim alanını yıkıyorlar. Her geldiklerinde köyden sadece bir ev. Hiçbir zaman hangi evin yıkılacağı belli değil ve köy ahalisi her seferinde bunun korkusu ile yaşatılıyor. Köyün girişi gençler tarafından gözlemleniyor, evet asker geliyor ve fakat bu sefer kimin evinin yıkılacağı, kimin bu geceyi çocukları ve hasta anne babasıyla mağarada, sokakta geçireceği belli değil. Belki de soykırımcı İsrail’in aklı en korkutucu işkencelerden birini bulmuş. Kimin evi yıkılacaksa o ev için askerle mücadele etmek üzere tüm köy halkı o noktaya yöneliyor ve askeri caydırmaya çalışıyor. Fakat nafile, zalim asker her seferinde elindeki uydurulmuş İsrail Mahkemesinin kararına dair ilanı halka gösteriyor ve itiraz edeni anında vuruyor. Her gün köyden bir ev yıkılıyor ve o günün akşamı, gecesi ve hatta sabahın aydınlığına uzanan vakte kadar köyde eli iş tutan insanlar zalimce evi yıkılan o aileye yardım ediyor ve hep beraber yeni bir ev yapıyorlar. Filmdeki anlatıda hoşuma giden ve daima yıkılıp yeniden yapılmak zorunda kalmak artık kaderi olmuş olan Masafer Yatta’dan bir diğer örnek ise Basel’in yaşadığı köye ahalinin bir ilkokul yapma isteği ve ardından bunu duyan İsrail güçlerinin devreye girerek köydeki çocukların temel haklarına ket vurma girişimi. İnsanların ait oldukları köyün her metrekaresini kundaklamaya çalışarak halkın bu talebine de şiddetle karşı çıkıyorlar ve bu ilkokul için atılan her tuğlayı kırıyorlar. Fakat Masafer Yatta halkı, İsrail’in aklından çok daha üstün ve mücadeleci. Köydeki kadınların fikriyle ilkokulun yapımına dair yeni bir plan geliştiriliyor. Köydeki aktivistler ve gazeteciler sebebiyle alenen kadınlara ve çocuklara şiddet uygulamaktan kaçınan askerin bu durumunu fırsat bilerek gün ışığında okulun yapımında kadınlar ve çocuklar çalışıyor, gece hava karardığında, asker köyden çekildiğinde ise erkekler inşaata giriyor ve böylece devridaim bir çalışma üslubuyla ilkokulun yapımını bir ay gibi bir sürede bitiriyorlar. Bu yoğun mücadele sonucu yapımı gerçekleştirilen ilkokulun ilk öğrencilerinden biri de filmin yönetmenlerinden biri olan Basel Adra oluyor. Böylece senelerce o okulda köydeki çocuklar okuma yazma öğreniyor ve fakat filmin çekildiği vakitlerde, yani İsrail’in bölgeyi boşaltma girişimlerinin olduğu süreçte okulu tekrar yıkıyorlar. Bu filmi izleyen, Filistin’i ve Filistin halkının yenilmezliğini tanıyan herkes biliyor ki o okul bir gün tekrar ne olursa olsun, karşılarına ne tür engel çıkarsa çıksın tekrar yapılacak ve çocuklar okumaya, yaşamaya devam edecek. İşte aslında biraz da bu noktada Filistin’in kutlu direnişinin ölümsüzlüğünün sebeplerini anlar oluyoruz. Bu mücadele, bu kimseye ihtiyaç duymadan sağlanan birlik beraberlik dünyanın başka herhangi bir yerinde mümkün olabilecek seviyelerin çok üstünde bir dayanışma sunuyor. Bu durum esasen mahkeme kararı veya askeri bölge bahanesinin yanı sıra bir yıpratma çalışması. Filistin halkını zamana yayarak bölgeden çıkartma ve İsrail’in boyunduruğu altında tek bir merkezde vatanlarından ve ait oldukları topraklardan uzak bir şekilde gözlem altında tutarak bir milleti sindirme çabası. İsrail ordusu, bu çaba doğrultusunda her gün köyden bir evi yıkarak sağ kalanlara şu mesajı veriyor: ya bizim istediğimiz doğrultuda, istediğimiz yerde, Filistinsiz bir şekilde yaşayın, ya da teker teker her gün ölün. Evi henüz yıkılmamış herkese bu çağrı açık açık yöneltiliyor. Bu bezdirme çabası karşısında evsiz, hasta, dirençsiz bir şekilde bırakılan halk için Basel ve Yuval bu zalimliği dünyaya yayarak ve hatta bize ulaştığı haliyle bu durumu sinema aracılığıyla kayda alarak bir nebze olsun bölgeye çare olmaya çalışıyorlar.

Tüm bunlar Gazze’de sadece bir bölgeye ait hayati problemler. Bütünü düşünmek, Filistin’in genelinde insanların nasıl bir zulüm ile başa çıkmaya çalışarak bir hayat sürdürdüklerini tasavvur etmek bile çok zorlayıcıyken binlerce insan senelerdir bu zulmün boyunduruğu altında dünyanın gözü önünde aleni bir şekilde hayat denen şeyle cebelleşiyor. Bir bölgenin süreç boyunca yaşadığı şeylere tanık olup, Filistin’in genel halini medyadan ulaşabildiklerimiz kadarıyla öğrenince dünyanın geri kalanının bu duruma verdiği çaresiz tepkiler ve kişinin kendi özelinde dünyada yaşanan hiçbir zulme engel olamıyorum düşüncesi ile beraber filmin muhatabı olunca, perdeyi karşısına alıp oradan bir gerçeklik yüzüne vurunca, sinema aracılığıyla kişinin dünyaya olan borcunun ne kadar kaldırılması ağır bir yük olduğunu ve her yeni gün bu yaşadığımız kainata ne kadar çok yaşam borcumuz olduğunu anlar oluyoruz. Fakat şimdi, onların tüm dünyaya gösterdiği bu örnek mücadeleden dolayı biz de biliyoruz ki o her gün yıkılıp yeniden yapılan evler gibi Filistin’in tamamı da bir gün yeniden kimsenin yıkmaya tenezzül edemeyeceği bir hayata kavuşacak.

Enes Serenli

Görsel Tasarım: Büşra Yavuz


Posted

in

by

Tags:

Comments

Yorum bırakın