Mekas ve Brakhage Arasında Bir Diyalog

Jonas Mekas ve Stan Brakhage arasındaki bu konuşma, 3 Kasım 2000’de New York’taki Antoloji Film Arşivi’nde gerçekleşti. Başlangıçta Vogue Dergisi için kaydedilen konuşmanın sadece küçük bir kısmı dergide yayınlanmıştı. Burada, Avangart Sinemanın en seçkin iki figürü arasındaki bir konuşmadan daha kapsamlı bir alıntı sunuluyor.

A Visit to Stan Brakhage (Jonas Mekkas, 2006)

Jonas Mekas: Stan Brakhage, işte buradasın. Sadece benim için değil, ciddi bir şekilde film yapan ve film eleştiren herkes için, diğer film yapımcıları üzerindeki etkini hesaba kattığımızda muhtemelen yaşayan en önemli film yapımcılarından biri olarak değerlendiriliyorsun.

Stan Brakhage: Ve benim için de sen şu kişisin: Pratik olarak benzersiz bir alanda, yani “diary film” alanında en önde gelen film yapımcısı olmanın yanı sıra, inandırıcı ve anlamlı bir film yaratan tek kişisin. Bununla beraber Antoloji Film Arşivi’ni oluşturarak sevdiğin filmlere sponsor olmanın ve bu filmlerin dağıtılabileceği kooperatifler kurmanın bir yolunu buldun. Böylece filmlerin korunup bir repertuarda gösterilmesi ve “Poetic Film” adını vermek istediğimiz şeyin kesinlikle tek alanı olmaya devam etmesi. Fakat sadece bunları yapmakla da kalmadın, aynı zamanda bir şair olarak da bu zengin hayata sahipsin. Litvanca bilmediğim için şiirlerinin İngilizce çevirilerini okuyabiliyorum ki bu da beni çok etkiliyor. Bütün bunları aynı anda nasıl sürdürdüğünü bilmiyorum.

JM: İkimiz de elli yıldır bu işin içindeyiz. 1953’ten bu yana film yapıyorsun. Ben de 1953 baharında New York’un Aşağı Doğu Yakası’na taşındım ve ilk avangart film vitrinimi Gallery East’te açtım. Kenneth Anger, Gregory Markopoulos, Maya Deren ve Sidney Peterson’ın filmlerini gösterdim. Görüyorsun, pek uzağa gitmedim.

SB: Bir şeyi gerçekten başaran kişi evde kalabilen kişidir. Tabii ki, ironik bir şekilde, sen bir sürgünsün, evinden sürgün edilmişsin [Jonas Mekas Litvanya’da doğdu ve İkinci Dünya Savaşı’ndan kısa bir süre sonra Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etti].

JM: Dünyanın belki de yarısının evde kalmasının imkansız hale geldiği bir yüzyılda yaşadık. Bu yüzden artık sinemanın benim evim olduğunu sık sık söylüyorum. Önceleri kültürün benim evim olduğunu söylerdim. Ama işler biraz karıştı. Artık kültürün ne olduğunu kimse bilmiyor. Bu yüzden sinemaya sığınıyorum.

SB: Kültür ve sanatın ne olduğu konusunda seninle benim başımızın ilk kez belaya girdiği yer belki de burasıydı. Altmışlı yılların sosyal kaygılarının, benim gördüğüm kadarıyla uzun vadeli estetik olasılıkları gölgede bırakmasından o kadar çok korkmuştum ki. Şimdi geriye dönüp baktığımda, büyük ölçüde haklı olduğunu, sanat adına bu şekilde korkmama gerek olmadığını düşünüyorum. Diyelim ki çıkan filmlerin çoğu sanat, estetik ve hatta işçilik açısından çok aptalcaydı. Yine de o an için çok önemliydiler.

JM: Antoloji Film Arşivi’nin 30. yılını kutladığımızda Ken Kelman ve P. Adams Sitney ile bir araya geldik ve çok özenle seçilmiş yaklaşık 330 filmden oluşan Essential Cinema Repertuar’ın oluşturulması hakkında konuştuk. Seçimlerimizde kötü bir hata yapmadığımız sonucuna vardık. Gösterdiklerimizin, tanıttıklarımızın, hepsinin artık altmışlı yılların klasikleri olarak kabul edilen Essential Cinema Repertuar’ında yer aldığını keşfettim. Elbette klasikleşemeyenler de vardı. Önemli işler her zaman o kadar da önemli olmayanlarla çevrilidir, ancak zamanla onlar da düşer. Bir anlamda Darwin yasasının sanata uygulanması gibi. En büyüğü değil ama en önemlisi hayatta kalır.

SB: Daha az çalışmanın gemiyi batırmasından korkuyordum.

JM: Sadece buharlaşıyorlar. Senin veya Kenneth Anger, Maya Deren ve Michael Snow’un çalışmaları daima büyümeye devam ediyor.

SB: Ama bunun senin sağlamış olduğun şeyle daha fazla ilgisinin olup olmadığını da merak ediyordum. 

JM: P. Adams Sitney ile yaptığım sohbette, bugünden baktığımızda eksik olan şeyin çağdaş avangart film üzerine ciddi veya tutkulu yazılar olduğu ortaya çıktı. Bu elbette Movie Journal köşem aracılığıyla Village Voice’taki görevimdi.

SB: Bilmiyorum, Kuzey Amerika kıtasının tamamında Poetic Cinema ile düzenli olarak ilgilenen bir estetisyen, eleştirmen ya da herhangi biri var mı?

JM: Pek çok alternatif gazete ve aylık dergi var ama hiçbiri Poetic Cinema’yı konu almıyor, hepsi Hollywood tarzı filmler hakkında yazıyor.

SB: Bu aynı zamanda şiir, mimarlık veya bazı performans sanatları için de artık geçerli: düzenli bir yayın yok.

JM: Bir gazete dükkanına giriyorsunuz ve orada sanatla ilgili yirmi otuz dergi görüyorsunuz ama bu dergilerin içlerinde reklamlardan başka bir şey göremiyorsunuz.

SB: Altmışlı ve yetmişli yıllarda kendimi savunurken, en çok güldüğüm şey sanat kelimesini savunmaya çalışmamdı. Sonunda vazgeçmek zorunda kaldım çünkü toplum tarafından elimden alındı ve her türlü değerlendirmeye maruz kaldı. Sanat, artık anlamlı bir kelime olmaktan çıktı.

JM: 60’ların ortalarında Popular Photography dergisinde köşe yazarı olan Peter Moore’un, insanlara kendilerini sanatçı olarak görüp görmediklerinin sorduğu bir anketi okudum. Altı milyon insan kendilerinin sanatçı olduğunu hissettiğini söyledi. Tabii bir ülkede altı milyon sanatçı olunca sanat kelimesini kullanmaktan vazgeçiyorsunuz.

SB: Adamın biri, çok yakında Amerikan ulusunun yarısının diğer yarısına sanat öğreteceğini söyledi.

JM: Bazı terimler o kadar çok kullanılıyor ki, zaman onları temizleyene kadar bir süre kendi kendimize o terimleri unutmamız gerekiyor.

SB: Bundan muzdarip olan başka kelimelerimiz de var, “sevgi”, “tanrı”, “kötülük” gibi kelimeler. Dolayısıyla bu zorluklardan muzdarip olanın sadece sinema veya sanat olmadığını söyleyebilirim. Geleneksel olarak sanat dediğimiz şey, bu terminolojinin çöküşünden, bu ciddi eleştiri eksikliğinden muzdariptir. Bu, insanoğlu hakkında bildiğimiz diğer tüm disiplinlerden çok daha eski bir disiplindir, ancak devlet okullarında ve hatta kolejlerde, parmak boyama ve kendini ifade etme biçimi için bir oyun alanı olarak öğretilir.

JM: Başka bir konuyu gündeme getirmek istiyorum. 1950’lerin başında film yapmaya başladığınızda ve ben sinemaya döndüğümde, hemen hemen aynı sıralarda, sanatta çok önemli başka gelişmeler de oldu -aksiyon resmi, Strasberg’in doğaçlama tiyatrosu, Happenings tiyatrosu, kavramsal sanat, Fluxus ve video sanatı– ve bunların hepsi bir şekilde enstalasyon sanatı adı verilen, gelişen ve büyüyen bir şeyi üretti. Artık enstalasyon sanatı videoyu, filmi, heykeli, resmi ve diğer her şeyi yuttuğundan, gün geçtikçe sanatlarının temellerine geri dönmek isteyen daha fazla gençle tanışıyorum. Bir noktada asıl öze dönmeniz ve şu soruyu sormanız gerekir: gerçekte müzik, resim, sinema, şiir nedir?

SB: Hatırlarsan Antoloji Film Arşivi ismini seçerken ismin başında “the” ekinin olmaması gerektiğini düşündük, çünkü başka antolojilerin de olacağını ve bunların bizim Essential Cinema listemizle çelişeceğini ve diyalog kuracağını düşündük.

JM: Ama bu olmadı. Deli olan tek kişi bizdik. Andy Warhol’un film portrelerini yaptığı zamanki gibi. Herkesin film portresi yapacağı bir zamanın geleceğini düşündüm ve Village Voice’a yazdım çünkü bu çok kolay. Fakat kimse Andy’yi taklit etmedi. Warhol’u, Dreyer’i ya da seni taklit edemezler. Bütün bunlar yalnızca bir kez olur ve işin güzelliği de buradadır.

SB: Bu aynı zamanda büyük gerçeklik. Çoğu zaman “bilmiyorum” dediğim bir yaşa geldim. Bilgelik sayılan şey işte budur. Bildiğim birkaç şey var. Bildiğim bir şey var ki, Dünya’da birbirine benzeyen iki insan yok; tüm hücreler kar taneleri kadar eşsizdir.

JM: Ama işin ilginç tarafı, her kar tanesinin kendine has bir şekli olmasına rağmen, şeklin ötesinde su da var. Hepsi bir yerde buluşuyor, hepimiz bir yerde buluşuyoruz. İnsanlar bana bağımsız dediğinde genellikle hayır derim; birçok şeye bağlıyımdır; arkadaşlarıma, geçmişime, okuduklarıma, tüm şairlere.

SB: Gertrude Stein’ın dediği gibi; bazıları vardır ki bağımsız bağımlıdır ve bazıları vardır ki bağımlı bağımsızlardır. 

JM: Şimdi sizlerle konuşmak istiyorum sevgili okuyucular. Stan Brakhage’in, Ken Jacobs’ın ya da Kenneth Anger’ın yaptığını başka hiç kimse yapamayacak. Bu yüzden onları sevsek, onlara yardım etsek ve onlarla ilgilensek iyi olur. Onlar, insan ruhunun yeryüzündeki cennetten parçaları gibi eşsiz kahramanlardır.

SB: Bu aslında senin değer verdiğin, sevdiğin ve saygı duyduğun şeyleri bir kenarda tutmaya dayanamayan yanındır; onlar adına konuşman, onları kurtarman ve koruman gerektiğini her seferinde derinden hissettin.

JM: Avangart film yapımcılarının yaptıklarının çok uzaklarda ve gündelik hayatta yapılamayan bir şey olduğu sanılmasının çok talihsiz bir hata olduğunu düşünüyorum. İnsanlar hayatlarımızın ya da hayatlarımızın tuhaf yanlarının bizi ilgilendirebileceğini ama işimizi ilgilendiremeyeceğini düşünüyor gibi görünüyor. Ama eserin evrensel olduğunu düşünüyorum çünkü biliyorum ki şiir evrenseldir. Sylvia Plath’ın bir kitabını okumakla Stan Brakhage’in bir filmini izlemek arasında hiçbir fark yok. Poetic Cinema’nın takdir edilmesinin daha zor olduğu fikrinin nereden geldiğini merak ediyorum. Okullarda Faulkner ve Orson aynı sınıflarda eğitim görüyordu. Bu sebeple edebiyatta sinemada yapılan türden bir ayrım yoktur.

SB: Bazı profesörler var ki, yalnızca Hollywood filmleriyle ilgilenerek onlarla popüler olacağını düşünüyorlar. Çok büyük sınıfları olacak, kadrolarını güvence altına alacaklar… Ne olursa olsun hala devam ediyorum. Şu anda çoğunlukla film üzerine resim yapıyorum ve her saniye için yirmi dört ayrı kare yapmak zaman alıyor, ancak gerçekten karşılayabildiğim tek şey bu. Yalnızca birkaç fotoğraflanmış filme param yetiyor.

JM: Benim diary film yapıyor olmamın sebebi büyük ölçüde senaryolu (klasik) bir film yapmaya zamanım ve param olmadığı gerçeğinden kaynaklanıyordu. Bu yüzden film yapmak yerine sadece film çektim. Bazen şaka yapıyorum, aslında bir yönetmen olmadığımı söylüyorum; Ben sadece bir filmciyim. Gerçek hayatı çekiyorum. Bundan sonra ne olacağını asla bilemiyorum. Filmlerimin biçimi bizzat malzemenin birikmesinden ortaya çıkıyor. Hayatımı Bolex kameramla yaşıyorum. İşte sana bir soru, Kanada’da çektiğin bir filmi ele alalım: The God of Day Looked Down Upon Him. Başladığında filmin tam halini zihninde gördün mü, yoksa film ilerledikçe mi gelişti?

SB: Bir üçlemenin üçüncü bölümü olduğunu başından beri biliyordum. Başlık Charles Dickens’ın David Copperfield’ından geliyor. Bu, karımın büyüdüğü Vancouver Adası’na gittiğimiz ilk yazdı. Kemoterapi yüzünden hâlâ saçlarım yoktu; Ölüme çok yaklaşmıştım. Bu yüzden o okyanusun sonla, geceyle ya da karanlıkla ilişkisini görme havasındaydım. Kafam Rothko’nun yaşlılık tabloları, Houston Şapeli gibi şeylerle doluydu. O Şapel akıl sağlığımı kurtardı. Ayrıca Braque, yaşlılık, gerçek kahverengi dönem, tahta sabanla. Kendimi böyle yaşlı hissettim, ölmeyi bekliyordum ve hâlâ her an ölebilmeyi bekliyorum.

JM: Filme başlamadan önce ortaya çıkacak olan şeyin hissi hakkında herhangi bir fikrin olup olmadığını kendi adıma bilmek istedim. Bir film yapımcısı, bir film yapmak için daha başlangıçta filmin sonunu az çok gören kişidir. Ama asla buna sahip değilim. Ben sadece bir filmciyim çünkü hayat bu. Bir sonraki anın ne getireceğini ve ne zaman film çekmek isteyeceğimi bilmiyorum.

SB: Ama sen tam bir stilistsin. Her şeyin birbirine bağlı olduğunu biliyorsun. Seni bu anlamda sinemanın Samuel Pepys’i olarak adlandırdım.

JM: Evet ama stil ve teknikler içerikten, bu prosedürden geliyor. An be an, gerçek hayatla anlık olarak ilgileniyorum.

SB: Hiç parayı düşünüyor musun?

JM: Asla parayı düşünmüyorum.

SB: Bunu diyeceğini biliyordum.

JM: Antoloji Film Arşivi’nin yanında avangart/bağımsız sinemaya dair en geniş yazılı materyal koleksiyonu için kütüphane kuracağımız bir alan var. 3.5 milyon dolara mal olacak. Kütüphanenin kurulacağını biliyorum. Yeter ki buna inanalım ve çalışalım, çalışalım, çalışalım…

Çeviri: Enes Serenli


Posted

in

by

Comments

Yorum bırakın