
Filmlerin hayatın sıradanlığını becerikli bir şekilde ele alması nadirdir. Mia Hansen-Løve’un filmi “Things to Come” ise hayatın zarafetini durgunluğunu ve acısını tüm yönleriyle sunarken izleyiciyi etkilemeye ya da dramatik anlarla sarsmaya çalışmıyor. Bunun yerine duruyor, bekliyor; konuşmaların arasında, sessizliklerde, fark edilmesi zor küçük değişimlerde kendini açıyor.
Film, aile kavramını, hayatı ve zamanın dönüştürücü etkisini yakından inceliyor. Bu kadar gerçek ve dürüst bir konuyu incelemek samimi ve yalın bir anlatı gerektiriyor çünkü filmin etkileyici olmak icin süslü bir stile ihtiyacı yok. Hansen-Løve’un en güçlü yanlarından biri, bu kadar tanıdık ve kişisel bir alanı süslemeden, olduğu gibi aktarabilmesi. Hansen-Løve karakterlerini gündelik anların içinde buluyor. Sorgulayan, anlam arayan ama bir cevap bulmayı zorunluluk haline getirmemiş insanlar. Nathalie de bu anlamda tipik bir Hansen-Løve karakteri: düşünmek, iç gözlem onun için bir ihtiyaç ve zevk unsuru.
Filmin başında Nathalie’nin hayatında tanıdıklığın ve varsayılan kalıcılığın getirdiği bir konfor mevcut. Bu düzenin sarsılması, kocasının başka birisiyle olduğunu söylemesiyle birlikte gerçekleşiyor; yaşadığı ilk kayıp. Nathalie’nin “Sonsuza kadar beni seveceğini sanmıştım” demesi, onun kafasında oluşturduğu sallanmayan ve güvenli aile kavramına işaret ediyor. Yine de bu kırılmayı şaşırtıcı bir sakinlikle karşılıyor. Annesinin ölümü ise ikinci büyük kırılma noktası. Hayatı boyunca Nathalie’nin gündelik yaşamına sürekli dahil olan bu figür, yokluğunda varlığı kadar büyük bir boşluk bırakıyor ve Nathalie’nin bu değişimler karşısında sarsılmış ve kafası karışmış oldugunu görüyoruz. Film, hayatın bu noktasında bile alışıldık yas anlatılarına yönelmiyor. Hayat, tüm karmaşıklığıyla, zorluğuyla ve hatta güzelliğiyle devam ediyor.
Nathalie’nin hayatı hiç beklemediği ve muhtemelen tercih etmeyeceği bir doğrultuda ilerliyor ama hayatta değişim asla ideal değil. Bu öngörülemeyen değişimler zamanın bireyler üzerinde ne kadar büyük bir tesiri olduğunu gösteriyor. Hayat birçok kesitten oluşuyor ve filmin hikaye yapısı tüm bu kesitleri içeriyor, Fabian ile felsefik tartışmalar ve kayıp yan yana. Nathalie’nın boşanma ve ölüm karşısındaki tavrı bu yüzden alışılmışın dışında görünüyor. Aslında yaşamın gelişimini, açığa çıkışını izliyoruz, film bunları gösterirken klişeleşmiş yas ve acı temsillerinden kaçınıyor, duygular bastırılmıyor ama dramatize de edilmiyor. Daha çok gündelik hayatın içinde, yavaş yavaş işleniyor. Film, hayatta oluşan boşluklara odaklanıyor, Nathalie’nin yalnızlaşması, doldurulamayan anlar, bu oluşan boşluklar kaybedilen şeylerin kendisi kadar önemli görünüyor.

Film, spesifik olarak zor anları değil, o anlarla ve içimizdeki, hayatımızdaki boşluklarla yaşamaya devam edişimizi anlatıyor. Otobüs sahnesi bu yaklaşımın örneklerinden biri. Nathalie otobüste kaybolmuş hissederken şehrin akıp gidişini izliyor. Birinci kişi perspektifi ile onun bakış açısına yaklaşılıyor. Ardından eski eşi yeni partneriyle kadraja giriyor. Bu karşılaşma dramatik bir tepkiye sebep olmak yerine Nathalie’yi güldürüyor. Hayatın acımasız olduğu kadar tuhaf ve absürt oluşuna gülüyor. Bu tepki, filmin genel tonunu özetliyor. Hansen-Løve, sineması hakkında “Kendisine dikkati çekmeye çalışmayan filmlerin genelde yüklü olduğu beklentilerden arındırılmış, özgür bir sinema” diyor. Filmlerde görülmesi beklenenler; eşler arasında büyük kavga, duygusal çöküşler, krizler, karakterin kendisine acıması bu filmde görülmüyor. Bunlar yerine bize sessizlik anları veriliyor. Nathalie’nin kendi hayati içerisinde, onu tiyatral bir kriz anlatısına zorlamadan var olmasına izin veriyor. Film, izleyiciye ne hissetmesi gerektiğini söylemiyor; izleyicinin otonomisine saygı duyarak sadece bir an sunuyor ve onun içinde kalınmasına izin veriyor.
Aynı yaklaşım filmin kurgusunda da gözlemlenebiliyor. Gereksiz gibi görünen sahneler filme çokça dahil ediliyor ve bu seçim filmin ritmini kuruyor. Fabien’ın arabada, diyaloğun arasında şarkı söylediği anı kesip sadece hikayeyi hareket ettirecek konuşmayı bırakmak yerine izleyiciye tüm etkileşim sunuluyor. Çünkü hayat da böyle ilerliyor. Gerçek hayatta sahnelerimiz arasında düzenlemeler yok, hayatımızı kurgulayamıyoruz. Hansen-Løve “gereksiz”, sıradan ama gerçek anlara önem veriyor, koruyor. Bu sıradanlık asıl hikayeyi oluşturuyor ve filmi gerçek hayatın sinemadaki izdüşümü yapıyor. Zaman, kurgusal karakterler için bile kaçınılmaz. Hansen-Løve, kendi kurgu tekniğini şu sekilde açıklıyor: “ Hareket halinde olan bir trene binmek… bir sahneye girdiğimizde o sahne çoktan başlamış gibi hissettiriyor ve sahneden çıktığımızda ise o sahnenin bitmesine izin vermemişiz gibi. Film bir sahneye ‘atlıyor’ gibi hissettiriyor.” Bu sebeple önemsiz gibi görünen sahneleri de izliyoruz. Hansen-Løve filmin içinde yapay, müdahale edilmiş bir zaman akışı oluşturmuyor. Zaman inşa edilen bir şey değil, halihazırda akmakta olan bir şey. Biran yaşanırken izinsiz girilmiş gibi hissettiriyor bu da filme, bir hikâye izliyormuşuz hissinden çok, bir hayata tanıklık ediyormuşuz duygusu veriyor.
Hansen-Løve’un sözleri “Things to Come”ın yarattığı hissi ve deneyimi çok güzel bir şekilde özetliyor: “Zamanın akışı korkutucu, karşı koyamayız ya da savaşamayız. Bunu kabul ettiğimizde, o akışın içinde özgürlük alanı ve haz bulabiliriz.” Film de, yüzeyindeki olayların ötesinde, tam olarak bunu anlatıyor; hayatın sunduklarını kabullenmenin verdiği haz ve huzur.
Meltem Sevimli

Yorum bırakın