Unuttuğum Bir Film

L’immortelle (1963)

Unuttuğum bir film üzerine yazmak istiyorum. Unutmanın kıyısından geçmiş, ama oradan kaçamamış bir film üzerine. Unuttuğum hâlde, sanki kendisini bana gösterdiği ilk heyecanla içimde yaşamayı sürdüren bir filmi yazmak istiyorum. 

Film izlemenin unutmakla kurduğu o eski ve yakın dostluk, bu filmde beni bütünüyle esir almıştı. Aradan zaman geçmiş, bazı günlerin hissizliği içime çökmüş olsa da bu filmin bende bıraktığı his kırıntıları hâlâ yokluyor beni. Ben ise hatırlamakla unutmak arasında bir yerde, tuhaf bir acının içinde bekliyorum. İlk hatırladığım şey, filmi izlediğim salonun kırmızı koltukları. Sonra karanlığın içinden doğan o ışık. O ışıktan yayılan siyah beyaz bir İstanbul görüntüsü. Beni ilk anda esir alan da bu oluyor zaten: filme sinmiş o güzel İstanbul kokusu. Bu kokunun içinde, daha önce izlediğim filmlerin bana verdiği gücün şımarıklığı da var. “Daha ne izleyebilirim ki?” diye düşündüren o kibirli seyir hâli. Ama sinema, sessizliğin içinden yükselen sesiyle, daha en başta ilk kurşununu sıkıyor bana. Bir vapur hatırlıyorum. Altmışlar İstanbul’unun o mavi olamamış suyunda ağır ağır ilerleyen, eski mi eski bir vapur. Ve vapurun üstünde bir kadın. Bir tarih kitabını okur gibi sıkılmış, ama o sıkılganlığın içinden bile gülüşüyle parlayan, neredeyse tanrıça İnanna’yı andıran bir güzelliğe sahip bir kadın. Filmin adının L’immortelle olduğunu sanarak açılış anına dönmek istiyorum. O sırada oturduğum kırmızı koltuk bile gözümde soluyor. Sanki bana, “Zaten burada kalamayacaksın, sana çaba harcamama gerek yok,” diyor. Rengi çekiliyor. Siliniyor. Gidiyor. Vapurdaki o mucizevi güzellik, belki de bir kadına en çok yakışan dilde, Fransızca bir şeyler söylüyor. Filmin bir gizem filmi olduğunu o anda anlıyorum ben. Ve o gizemi çözmek ister gibi kadının gözlerine kilitleniyorum. Bir göz kırpışında, bir nefes alışverişinde, bir yüz dönüşünde çözmeye çalışıyorum her şeyi. Altmışlar İstanbul’unda geçen bir Fransız filmini daha önce nasıl izlemediğime şaşırırken, filmin hemen bir önceki sahnesini unutuyorum. Unutmak, filmi izlediğim anda başlıyor. Bense bunun farkına varmadan, filmin taş sokaklarında kayboluyorum. Sinirleniyorum. Çünkü bu film, daha önce izlediğim hiçbir şeye benzemiyor. Ama tam da bu yüzden, öfkem beni bir sonraki sahneye daha büyük bir arzuyla itiyor. Film izleme alışkanlığımın sekteye uğradığı o anlarda, boğaza karşı duran eski bir ahşap ev çıkıyor karşıma. Film bir anda korku türüne yaklaşıyor sanki. O çürümüş pencerenin ardından dışarı bakan bir erkek hatırlıyorum. Sonra tereddüt ediyorum: Gerçekten bir erkek miydi o, yoksa ben mi öyle hatırlıyorum? Unutma tam da burada yeniden devreye giriyor. Şımarıklığım, merakımı kamçılıyor. “Evet,” diyorum içimden, “bu film unutmak üzerine.” Hatta bir an, yönetmenin benim unutmamı özellikle istediğini düşündüğümü hatırlıyorum. Sanki gizemi çözmüşüm gibi geliyor bana. Ama salonun içindeki sessizlik, bu düşüncenin ne kadar gülünç olabileceğini yüzüme vuruyor. Korkuyorum. Kendi yorumumdan bile korkuyorum. Ahşap ev, boğazın sularında kaybolmuş bir şeyi arıyor gibi davranıyor o sırada. Sonra bir dış ses duyuyorum. Bir erkek sesi. Fransızca. Ardından simit satan bir adam. Sonra yine bir erkek sesi. Yine Fransızca. Telefonumu elime alıyorum. “Bu filmi araştırmalıyım,” diyorum. Ama tam o anda filmin adını unutuyorum. İşte o an anlıyorum ya da sanıyorum: Sinema bir deneyim ve ben yoruldum. Yalnızca izlemiyorum; izlerken kayboluyor, kayboldukça daha çok içine çekiliyorum. Keşke sigara içebilsem, diye geçiriyorum içimden. Ama sonra filmi küçük bir sinema salonunda, bir ders kapsamında, bir sinema öğrencisi olarak izlediğimi hatırlıyorum. Sigara içemem. Belki de bu yüzden film benim sigaram oluyor. Beni korkutan, başımı döndüren, nefesimi bozan şey o oluyor. Ben kendi sigarama güven duyamadan, filmdeki karakter benim yerime bir sigara yakıyor. Karakterin yüzü aklımda değil. Gözlerini, dudaklarını, yanaklarını seçemiyorum şimdi. Hatırladığım tek şey, yakışıklı bir erkek olduğu. Vapurdaki o güzel kadının karşısına böyle bir erkeğin çıkması, beni bir an için filmden soğutuyor. Güzel kadının nereye kaybolduğunu soruyorum kendi kendime. Ama yönetmen beni hiç duymuyormuş gibi, yakışıklı erkeğe sigara içirmeye devam ediyor. Filmin kaçıncı dakikasında olduğumu bilmeden, adının yeniden L’immortelle olduğunuhatırlıyorum. Artık dayanamıyorum. Telefonumun solgun, neredeyse ölü ışığında filmi araştırmaya başlıyorum. Sanıyorum ki filmle ilgili bulacağım küçücük bir bilgi kırıntısı bu acıyı hafifletecek. Ama olmuyor. Film sanki buna da öfkeleniyor. Elimdeki telefonun şarjı bitiyor. Bana kalan tek şey, bunun bir Alain Robbe-Grillet filmi olduğu ve 1960’ların başında gösterime girdiğine dair belirsiz bir bilgi. Dakikalar geçiyor. Zaman, üstümdeki her şeyi yavaş yavaş soyuyor. Geriye yalnızca tek bir his kalıyor: Bu filmin sona ermesini istememek; belki de tam bu yüzden sinema üzerine yeniden düşünmeye mecbur olduğumu sezmek. Bir film, beni yeniden düşünceye çağırıyor; unuttuğunu sandığım adıysa düşümün ıssız bir yerinde dönüp duruyor.


Halil Can Akbulut


Posted

in

by

Comments

Yorum bırakın