For English, Please Click Here!

Öncelikle, film yapım süreciniz hakkında konuşmak istiyoruz. Bazen belirsizlikler eşliğinde çalışmaktan keyif aldığınızdan bahsediyorsunuz. Bunun yaratıcılık sürecinize nasıl yansıdığını açıklayabilir misiniz? Önceden bir planlama yapmakla doğaçlamaya alan tanımak arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?
Daima ikisinin bir karışımı oluyor. Filminizi bilinçli bir şekilde planlamıyor olsanız dahi, aklınızın bir kenarında, özellikle de bir fikir doğduğunda, ister istemez bir şeyler yaratıyorsunuz. Bir bakıma müphem bir şey yaratıyorsunuz. Bazen senaryolarla çalıştığım da oluyor. Stüdyoda dört tane film çektim. Fakat her şeyin tastamam ve planlı, tabiri caizse muntazam olması bana kendimi kısıtlanmış hissettiriyor. Mücadeleyi ortadan kaldırıyor ve ben o mücadeleyi istiyorum, bu sayede süreç içerisinde yeni şeyler keşfedebiliyorum.
Yani belirsiz bir yaklaşımı tercih ediyorsunuz.
Elbette.
Çekime başlamadan önce ister istemez kafanızda bir fikrin şekillendiğinden bahsettiniz, işlerin hayal ettiğiniz gibi gitmediği ve onun yerine başka bir şeyin ortaya çıktığı oldu mu?
Evet, pek çok farklı yöne kayabiliyor. Her bir nüans, her bir devinim, rüzgâr, oyuncular, kimi zaman duygu dolu insanlar- her biri bir şeyler yaratıyor, bir şeyleri tetikliyor. İlham perisi denen şey de tam olarak buralardan geliyor. Çekime gidiyorsunuz, yolda karşıdan karşıya geçiyorsunuz ve bir şey görüyorsunuz ve bu başka bir şeyi harlıyor. Çok sık yaşanan bir durum bu. Kendi özelimde, çekim yaparken pek çok şeye karşı inanılmaz derecede hassas olduğum bir noktada oluyorum.
Çoğu film yapımcısı her zaman bir film oluşturmak için yeterli görüntüye sahip olmadıklarından dolayı korkar. Bütün bir filme yetecek kadar görüntünüz olmamasından hiç korktunuz mu?
Bu korku bakidir fakat çekime geri dönebiliyoruz. Bazen tekrar çekimleri yapıyoruz- böyle bir lüksümüz var. “Yedi günlük çekim ve hepsi bu kadar” gibi katı bir zaman çizelgesi içinde çalışmıyorum. Eğer bazı görüntüleri kaçırdıysam, geri dönüp daha fazla sahne çekiyoruz. Bazen her şeyi tamamen değiştirdiğimiz oluyor.
Yani çekimlerinizi esnek tutuyorsunuz.
Çok değişken ve esnek evet.
Filmlerinizin çekimi genellikle ne kadar sürüyor?
Evolution of a Filipino Family filmim için 11 yıl boyunca çekim yaptık.

Evolution of a Filipino Family (2005)
Bu muhtemelen bir istisnaydı. Diğer filmleriniz ne kadar sürüyor?
Ön hazırlıkları da sayarsak ortalama üç ay kadar sürüyor. Daha fazla çekim yapmamız gerektiğini hissedersem, yeterli olduğunu hissedene kadar tekrar çekiyoruz.
Fakat çekimden önce senaryoyu yazıyorsunuz değil mi?
Ben her gün senaryo yazıyorum. Gün doğarken uyanıyorum ve o günün senaryosunu yazıyorum, sonra da yönetmen yardımcıma veriyorum, o da organize ediyor.
Diyalogları da siz yazıyorsunuz değil mi?
Evet, diyalog yazma ve sahneleri tasvir etme konusunda epey disiplinliyim.
Peki oyuncularınıza doğaçlama için alan tanıyor musunuz?
Bazen. Ancak çoğu zaman diyaloglarını seviyor ve uyguluyorlar. Zaman zaman repliklerini nasıl söyleyeceklerine dair küçük değişiklikler önerebilirler ve bu benim için bir sorun teşkil etmez. Çoğu zaman her gün çekim yapmıyoruz; bazen birkaç gün yapıp sonrasında ara veriyoruz. Genelde günde dört ila beş sahne çekiyoruz ve haddinden fazla çalışmıyoruz, böylelikle dinlenebiliyorum ve ertesi sabah senaryoyu yazmak için uyanabiliyorum. Ayrıca bu çalışma şekli tasarımcılara ve kostüm departmanına bir şeyler yaratmaları için zaman ve alan sağlıyor. Bazen oyuncuların diyalogları için prova alıyoruz.
Oyuncularınız da sürecinizdeki bu rastgeleliği kabul ediyor olmalı.
Evet, sürecin nasıl işlediğinin farkındalar. Birlikte çalıştığım oyuncuların çoğu uzun süredir benimle çalışıyor. Yeni olanlar için kare kare ve adım adım süreç hakkında bilgi veriyoruz. Oyuncular genellikle çekimler esnasında çok sayıda kesinti yapılmasına alışıktır. Ama bir noktada benim sürecime uyum sağlıyorlar.
Fakat yeni bir film için ilk fikre ulaştığınızda bir taslak yazıyorsunuz değil mi?
Bazen sadece bir synopsis yazıyorum. Sonrasında mekânı araştırmamız ve oyuncuları bulmamız gerekiyor. Çekimlere başladığımızda, mekâna halihazırda aşina olmuş vaziyette orada bulunuyorum. İlk önce konumu görmem çok önemli.
Peki sinematografiyi de kafanızda planlıyor musunuz? Mekânı keşfederken, sinematik bir alana dönüşebileceğini seziyor musunuz?
Her şeyi storyboard yapan ve setleri olan diğerlerinin aksine evet, konumu gördüğüm anda hissediyorum. Kamera departmanında 35 kişiden oluşan bir ekibinizin olması gibi, storyboard’u hazırlayan ve seti kuran onca insan olduğunda işiniz daha kolay.
Görüntü yönetmeni sizsiniz değil mi?
Evet, filmlerimin çoğunda zorlu işleri ben yapıyorum. Çok zorlanırsam Larry Manda ya da Toto Uy gibi görüntü yönetmeni arkadaşlarımdan gelip bana yardım etmelerini rica ediyorum.
Yapım süreciniz ve bunun ekonomik tarafı -bazı film yapımcıları bir filmi finanse etmek için yıllarını harcıyor ancak siz düzenli olarak çok sayıda film çektiniz.
Aslında o kadar da büyük paralara ihtiyaç duymuyoruz.
Hep aynı ekiple mi çalışıyorsunuz?
Evet, yalnızca ben, kamera, tasarım bölümünde iki kişi ve bir de ses için iki kişi var. Bu kadar, ekip bundan ibaret. Bir yerlere gittiğimizde insanlardan yardım istiyoruz o kadar.
Ama herkese para ödeniyor değil mi?
Ekipte çok az kişi olduğumuz için tabii ki de iyi bir ödeme var. Hatta bu nedenle ücretlerimiz büyük prodüksiyonlara nazaran daha yüksek.
Peki filmlerinizin başarısından bir sonraki film için yeterince para kazanıyor musunuz?
Artık destek söz konusu. İnsanlar beni destekliyor. Şu anda İspanyol Sanat Konseyi’nin desteği ile bir film yapıyoruz ve iyi bir arkadaşım yeterli kadar para olmadığında bana her zaman borç verir. Bazı zamanlarda kendi paramı kullanmak mecburiyetinde kalıyorum.
Yazmadan önce her zaman önce mekânları ziyaret ederim. Mekânın hikâye üzerinde yadsınamaz bir etkisi var. Her şeyi storyboard yapan ya da set kuran kimseler gibi çalışmıyorum. Benim çalışma sürecim daha farklı. Mekânı gördüğümde yazmaya başlıyorum ve bu da filmin gidişatını şekillendiriyor. İki ya da üç yılımı bütçe aramakla geçirmem. Aklıma bir fikir geldiğinde, onu hemen çekmem ve sonuna kadar üzerinde çalışmam gerekiyor. Fikir diri iken enerjisini yakalamak istiyorum. Milyonlara ihtiyacım yok, bu tamamen zaman kaybı.

Melancholia 2008
Dediğiniz gibi, gerçekten de sürecinize uygun bir ekip ve altyapı oluşturmuşsunuz.
Evet, kendi ekipmanım var; kendi kameram ve kendi mikrofonum.
Hangi kamerayı kullanıyorsunuz?
Lumix GH serisini kullanıyorum. Bazen de Sony A7 SII veya SIII kullanıyorum. Son çektiğim filmde Fujifilm XH2’yi kullandım, oldukça güzel bir kamera. Ama Lumix her daim en iyidir. Film yapımcısı dostu bir kamera, çok fazla ışığa ihtiyacınız olmuyor. Çoğunlukla doğal ışık kullanıyorum. Bazen, çok karanlık olduğunda, küçük bir ışıklandırma düzeneği kuruyoruz. Pencereyi açmak ve bunu değerlendirmek gibi ışık kaynaklarını kontrol ediyoruz. Ses içinse bir kayıtçımız ve bir de boom mikrofon operatörümüz var. Mümkün olduğunca diegetic ses kullanıyorum. Kendi filmlerimde soundtrack kullanmıyorum. Biz her zaman çevredeki sesleri kaydederiz.
Peki ya kurgu? Genelde ne kadar vaktinizi alıyor?
Bazen bir film o kadar çaba istiyor ki, Evolution of a Filipino Family gibi bir ila iki yıl sürebiliyor. Bazense eğer ne olacağını zaten biliyorsam yalnızca bir hafta sürüyor. Çoğu filmde üç farklı kurgu arasından seçim yapıyorum ve bunları tekrar tekrar inceliyorum. Bu süreç genelde bir veya iki ayımı alıyor.
Yüzlerce saatlik çekimler yapmayı mı tercih ediyorsunuz yoksa çekim yaparken daha seçici davranıp yalnızca kesinlikle kullanacağınız şeyleri mi çekmeye çabalıyorsunuz?
Çoğu zaman bir yahut iki çekim yapıyoruz ve bu gayet yeterli oluyor. Eğer istediğim şey istediğim şekilde gerçekleşmiyorsa, özellikle oyunculardan kaynaklı bir sorun çıkıyorsa, daha fazla çekim yapıyoruz. Hiçbir şeyi kenara atmıyorum çünkü kurguda her şey daha farklı olabilir. Kötü olduğunu düşündüğünüz bazı çekimler, kesim yaptıktan sonra aslında hikâyenin akışı için daha iyi olabilir. Hiçbir görüntüyü atmamak lazım! Kurguda işinize yarayabiliyorlar.
Sinemanızdaki zaman kavramı ile ilgili bazı sorular soracağız. Öncellikle filmleriniz çok uzun -hem çekimlerin süresi hem de filmin bütünü. Sizin için “doğru süre” nedir?
Benim için sinema özelinde “doğru süre” diye bir şey yoktur. Bu, iki saati aşmamanız gerektiğini söyleyen ticari sinema geleneklerinin ötesinde bir şey. Filmlerimin uzun veya kısa olması hakkında hiç düşünmüyorum. Sadece çekiyorum, çekiyorum ve doğru uzunluğun 5 dakika mı yoksa 14 saat mi olduğuna daha sonrasında kurguda karar veriyorum. Bazen çekim esnasında sezgisel bir şekilde, bazense bir sahnenin 5 dakika süreceğini biliyorsam önceden planlanmış bir şekilde. Benim çekim sistemim her zaman organik, açık ve özgürdür.
Gerçek hayattaki ve sinemadaki zaman arasındaki fark hakkında ne düşünüyorsunuz? Bir hikâyenin ortaya çıkması için zaman elzem midir?
Filmde, zamanın ana karakterin eylemlerini takip ederek tanımlandığı bir konvansiyon zaten vardır. Dünyanın her bir yerindeki filmlerde zaman, baş karakterin hareketlerine tabi kılınmıştır. Ama benim sinemam bazen çok dolambaçlı olabiliyor; içinde dolambaçlar var ve bunlar her yere gidebiliyor. Gerçek bir olay örgüsüne sahip olmak gibi bir gayem yok -bazen bir olay örgüsü vardır, bazen de yoktur. Daha fazla özgürlük tanıdığımdan dolayı filmlerim uzun, bazen 8 ya da 11 saat olabiliyor. Bir bakıma romana dönüşüyorlar ve küçük detayların fark edilmesi için daha fazla olanak sunuyorlar. Arka plandaki oyuncuların küçük jestleri bile önemli bir rol oynuyor.

From What is Before (2014)
İzleyicinizin, filminizin dünyasına tamamen kapılmasını istiyorsunuz.
Evet, benim filmlerim sürükleyicidir. Hareketleri ya da sesleri takip etmenin ötesinde şeyler görüyorsunuz. Bazı filmlerde müzikler o kadar etkileyici ve manipülatif, hatta sömürücüdür ki duygularınızı kontrol eder ve siz de buna uyarsınız. Ben sinemamda bunu yıkmaya çalışıyorum. Tıpkı romanlarda olduğu gibi, izleyiciye özgürlük tanımak istiyorum. Elbette ki sinemada manipülasyondan kaçamazsınız çünkü bir şey çekiyorsunuz ve kurguluyorsunuz- bu hayatın bir kopyasıdır. Çalışırken yalnızca gerçeğe ulaşmak istiyorum, en temel mücadelem bu. Doğruluk ve gerçekliğin bir görüntüsüne sahip olmak için çabalıyorum. Bir evren yaratıyorsunuz ve buna sinema deniyor.
Ama kurgusal unsurların mümkün olduğunca az olmasını istiyorsunuz?
Evet, çabam bu yönde, en azından diyalektik bir yaklaşımla. Bir gözlemci olun ve gözlemleyin. Bu nedenle kareler çok durağan, yakın plan yok. İzliyorsunuz, manipüle etmiyorsunuz. Bilgileri birbiri ardına gösterdiğim ya da oyuncuların tepkileriyle açı/ters açı yaptığım geleneksel bir montaj dizisi kullanmıyorum.
Filmlerinizde sık sık İspanyol sömürgeciliğine atıfta bulunuyorsunuz. Sizce bu sömürge döneminin çağdaş Filipin kültürü ve günlük yaşam pratikleri üzerindeki uzun süreli etkisi ne boyuttadır?
Sömürgecilik travmasından asla kaçamazsınız. Bir kâbus gibi üstünüze çöker ve her zaman sizinle kalır. Filipinler’de isimlerimizden bakış açılarımıza kadar her şeyi değiştirdiler. Bunu benim sinemamda ve diğer bütün Filipin filmlerinde de görürsünüz. Sömürgeleştirmeye karşı verilen bu köklü mücadelenin etkileri -önce İspanya, sonra Amerika ve ayrıca Japon döneminde ve sıkıyönetim altında- hâlâ devam ediyor. Bir Filipin filmindeki en küçük detay dahi bu mücadeleleri bilinçaltı düzeyinde temsil eder.
Peki filmlerinizin ve karakterlerin bu mücadeleyi yansıtması için uğraşıyor musunuz?
Zor olan şey biraz da bu, çünkü sinemada bazı şeyleri ifade etmek zor olabiliyor. Aksi takdirde çok didaktik olursunuz -her şeyi açıklamak için sadece seslendirmeler kullanırsınız ve bütün gizem kaybolur. Oysaki bir kurguda, bu görüşleri ve baskının etkilerini temsil eden karakterler yaratırsınız. Asıl zorluk şurada başlıyor: Bu çabayı tek bir karakterde, tek bir anlatıda ya da tek bir sahnede nasıl ifade edebilirsiniz? Sinemada her zaman karşılaşılan zorluk budur; dahil olmak istediğiniz söylemi aktarmak. Görüntüler ve diyaloglar aracılığıyla bu söylemi nasıl yaratıyorsunuz? İzleyici sürece dahil olmalı, sürecin bir parçası olmalıdır. Filmin deneyiminden etkilenmeleri gerekir.
Ferdinand Marcos’un diktatörlüğü Filipin tarihinde çok kritik bir yere sahip. Bu dönem hayatınızı ve filmlerinizi nasıl etkiledi?
O dönemin bir tanığıyım. Marcos dönemindeki sıkıyönetim sırasında büyüdüm ve bu sebeple de o dönemle ilgili pek çok film yaptım. Olayların nasıl geliştiğini bizzat biliyorum, dolayısıyla bütün olan bitenden derinden etkilendim. From What Was Before filmi, sıkıyönetimin başlamasından yaklaşık üç yıl önce geçiyor. Bu söylemleri halka taşımalı ve kimsenin unutmaması için mücadele etmeliyiz, çünkü bugünün gençleri tarihimizin bu bölümünü dahi bilmiyorlar. Yedi yıl önce Duterte iktidarı döneminde işlenen cinayetleri hatırlamıyorlar bile. Bu geçmiş silindi gitti ve onlara olanları anlattığınızda hiçbirine inanmıyorlar.
Uzun yılların ardından Filipinler, Bongbong Marcos’un başkanlığıyla bir kez daha Marcos ailesinin yönetimi altına girdi. Sizce bu durum Filipinler’in geleceği için ne ifade ediyor? Bu konudaki düşünceleriniz ne yönde?
Bu bir döngü. Bir miktar ilerleme var fakat cehalet duvarı hâlâ orada. İşlevsizlik hâlâ orada. Filipinler’de herhangi bir yerleşim bölgesine giderseniz, hanedanlık yapılanmasıyla yönetildiğini görürsünüz. Siyasi aileler hâlâ aynı. Bu kısır bir döngü. Bu konuların tartışılabilmesi için daha fazla gayret etmemiz gerekiyor. Bu cehalet duvarıyla mücadele etmek adına bu konular hakkında bir tartışma yürütülmelidir. Bu, dünyadaki tüm halkların şüphesiz en büyük sorundur.
Suç ve Ceza, edebiyatın tartışmasız en önemli eserlerinden biridir ve pek çok kişi bu yapıtın sinemaya uyarlanamayacağına inanır. Buna rağmen Norte filminizde Suç ve Ceza’nın hafif bir uyarlamasını yaptınız. Bu denli ağır bir yükü ve sorumluluğu üstlenmenize ne sebep oldu?
Klasik edebiyat her zaman için harika bir başlangıç noktasıdır. Dostoyevski’nin eseriyle sinemaya gerçekten bir şeyler kazandırabilir. Suç ve Ceza’da Raskolnikov karakteri kendimizi temsil eder. İlk filmim The Criminal of Barrio Concepcion‘da Suç ve Ceza’dan esinlenerek çekilmişti. The Woman Who Left‘i yazarken Lev Tolstoy’un “Tanrı Gerçeği Görür Ama Bekler” adlı muhteşem kısa öyküsünü hatırladım. Pek bilinmeyen bir hikâye ama okursanız son derece çarpıcı olduğunu anlayabilirsiniz. The Woman Who Left‘in ilham kaynağı bu hikâyeydi. Tolstoy, özellikle toplum bağlamında insan ruhunun rahatsızlıkları üzerine yaptığı incelemelerde çok başarılı bir yazardır. Toplumda yanlış giden her şey ruhu çürütür. Ve bir noktada, kendinizi bu acıyı başkalarına da yaşatırken buluyorsunuz.

The Woman Who Left (2016)
Yönetmenlerin entelektüel, hatta belki de topluma yön veren kişiler olarak görülmesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Size göre bir yönetmen gerçekten kimdir? Hem toplum hem de kendiniz için “önemli bir kişi” olma baskısı hissediyor musunuz?
Evet, bir sorumluluk var ve bu noktada Sokrates’i düşünüyorum. Sokrates sokaklara çıkarak sürekli bir diyalog fikrini yarattı. Sokratik yöntemin sanatçılar için her zaman en iyi yaklaşım biçimi olduğunu düşünüyorum. Bu, topluma karşı bir sorumluluktur. Sanatı sadece sanat için yapma fikri, yalnızca muntazam toplumlarda işe yarayabilir. Viyana’da işe yarayabilir ama Bangladeş, Sri Lanka ya da Ukrayna’da pek işe yaramayacaktır. İnsanların gerçekten baskı altında yaşadığı yerlerde Sokratik bir sürece ihtiyaç duyarız. Sokaklara inmeli, insanları eğitmeli, onlarla konuşmalı, ne olduğunu ve neden olduğunu açıklamalıyız. Onlara acı çekmelerinin altında yatan sebebi ve bunu çözmenin yollarının olduğunu anlatmamız gerekiyor.
Yani sinemanın bir diyalog başlatması gerektiğini söylüyorsunuz.
Harvard Sri Lanka’ya gitmeli. Harvard Bangladeş’e gitmeli. Trump’ın Amerika’da bu kadar güçlü olmasının nedeni de bu -Harvard ve Stanford onların fanuslarına çok yakın. Yoksul mahallelere gitmiyorlar. Diyalog ve gerçek eğitim için kullanmayacaksak bu büyük kurumlara neden ihtiyaç duyalım ki?
Bunlar Elitist kurumlar.
Evet, fazlasıyla.
Sinema tarihinin sizin sinemanız üzerindeki etkileri nelerdir?
Bir sürü var, hatta Spagetti Westernler ve B-filmler (Düşük bütçeli filmler) bile var.
Bazı insanlar filmlerinizi “Slow Cinema” olarak nitelendiriyor.
Sırf uzun oldukları için. Bu yalnızca bir etiket. Kâr amacı güden iki saatlik filmlere alışkın olanlar için yavaş görünebilir fakat benim sinemam yavaş değil. Sınıflandırmalardan nefret ediyorum. Bunlara B-filmleri veya korku filmleri bile diyebilirsiniz, hiç sorun etmem ama “Slow Cinema” denmemeli.
Bu sınıflandırma dürtüsüne eleştirmenler ya da tarihçiler sahip oluyor.
Küba’da öğretmenlik yaparken belgesel ve kurgusal film bölümleri arasında bir çatışma vardı. Her biri sadece belgeselin ya da sadece kurgunun gerçek sinema olduğunu iddia ediyordu, bu konu üzerine kavga çıkıyordu. Sınıflandırma, böyle bölünmeleri ve muğlak bakış açılarını doğurur. Bir şeyleri etiketlemek çok faşizan bir tutum.
Genç film yapımcılarına ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz?
Sadece sinema yapın. Hayatı daha iyi anlayın. Sokaklara inin, sokaklarda yaşayın. Klimalı odalarınızda kalmayın çünkü dünya mahvolacak.
Bütün cevaplarınız için çok teşekkür ederiz.
Röportaj: Matthias Kyska, Enes Serenli, Mert Mustafa Babacan
Çeviri: Azra Deniz Yüksel

Yorum bırakın